banner55
"Ölüm en çok da kentlere mi yakışır yine
bir düş yeşili bulunup da, sürülemez mi bu şehrin üstüne
alev almış da başım, kızılından bir yangının
bulutlar tutulup da çocukça, serilemez mi bu şehrin üstüne "
Bu defa ormanda peşine düşüyorum ab-ı hayat pınarının. Ormanda sürdürdüğüm bu yolculuğun sonuna vardığımda yine kapım ölüme açılıyor. 
Şu sonuca varıyorum her zamanki gibi: Ölümsüzlüğü bulmayı değil, biz bu arayışı seviyoruz galiba, bu yüzden yüzyıllardır sürüyor ölümsüzlük serüvenimiz.

İlk önce 'kibarlıkla sahtekarlık arasındaki ince çizgi'de durup karar vermek zorundayım, bu belirsiz sınırda yolculuk yapamam, hele ormanın tam ortasında mümkün değil bu. 
Ormandaki sessizliği dinlemeliyim uzunca bir süre, konuşursam 'aklımız başımıza gelebilir' ve bu yolculuğa çıkmaktan vazgeçebilirim, ölümlü yaşamıma –şehre- tekrar dönebilirim. 
Konuşmak en büyük tehlike ormanda, en azından ilk başlarda, ruhumdaki dinginliği yakalayana dek susmalıyım. 
Ormanda hazırlıklı olmam gereken bir başka şey de değişim. 
Her yolculuk insanı biraz değiştirir, değişimin olumlu veya olumsuz olması değil önemli olan. 
Ormanda büyük bir değişime hazır olmalıyım içtenlikle, çünkü 'onlar değiştikçe biz de değişeceğiz', bu kaçınılmaz bir gerçek olarak önümde duruyor.

'Yazarlar hep bir şeyin yasını tutuyorlarmış gibi gelmiştir bana.', 'Konuştuğun gibi düz düz yaz.', 'Senin yanlışın şurda, kağıtlarını silinmesi gereken şeylerle doldurmuşsun.', 'Yaptığını beğenme insanı bunamaya götürüyor, önemli olan şu, bence fazladan bir şey biliyorsan yaz. 
Fazladan bir şey nasıl bilinebilirdi ki?', 'İçinde kimselerin çözemediği sırları çözmek gibi bir heves olacak. 
Parlak, göz alıcı sözcükler yüzdeki çukurlar ve çıkıntılar gibi yanıltıcıydı; kendine, bendeki bu süsleme merakı acemilikten mi geliyor? diye sormalıydı her şeyden önce; yetersizliğimi gizleme çabasının bir sonucu mu, yoksa doluluk, taşkınlık belirtisi mi? 
Eğer doluyum ben diyorsa, bir soru daha sormalıydı, neyle doluyum, benden taşan nedir?'

İç sorgusu bittikten sonra yolculuğa kaldığı yerden devam edebilirim.
'Bir başına yaşadığı aşkı büyütüp duruyordu, çünkü gözlerine dolan ışığı alıkoymak, kendinde tutmak istiyordu.' 
Aşkı büyütüp durmanın kötü bir şey olmadığını anlıyorum, bir zamanlar belki bizler de büyütmüştük yaşadığımız aşkları, gerekçesini unutmuş olmamız gözlerimizdeki ışığın silinip gitmesini engellememiş. 
Aşıkların gözlerindeki ışık acaba ölümsüzlüğü yakalamış olmanın yarattığı bir yansıma mı. 
O ışığın azalmasını ve giderek yok olmasını izlemenin verdiği acıyı yaşamamış olan var mıdır ki? 
Eski aşklarımızı mı özleriz yoksa o aşkın bizde yarattığı ölümsüz enerjiyi mi? Bence ikincisi. 
İşte ölümsüzlükte yol almaya başladım bile.

'Aşksa bu bizdeki, onların durumunda olmamız gerekiyor, baksana, çevrelerinde olup biten hiç bir şeye ilgi duymuyorlar.' 
Ölümsüzlük yolunda yakaladığım ışığı kaybetmemek için, dikkatimi o ışığa vermekteyim sadece, her şeyden ve herkesten uzaklaşmışım, gözlerim ufka çevrilmiş ve bir an olsun ayırmıyorum bakışımı, sanki bir an dağılsa dikkatim, karanlığa boğulacağım. 
Yüce bir el hipnotize etmiş beni sanki.

İyi bir haftasonu geçirmenizi diliyorum…
Devam edecek…
Not: İtalik yazılar Latife Tekin’in ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ romanından alıntılanmıştır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner51

banner34

banner38

banner57

banner33

banner37