banner55
Arkadaştık ilk başlarda, iyi birer dost. 
Hatırlayın büyük aşklarımız hep arkadaşlıkla başlamadı mı, daha sonra hangimiz sormadık kendimize: 'ama zaten arkadaşlığımızın elle tutulur bir yanı yok ki?
Dosttuk ama daha sonra yakınında bile gezmeye korkar olduk, kendimizi başka başka şehirlere sürgün ettik, çirkin görünmemeliydik gözüne. 
Çünkü, 'yakının da olup da göze çirkin görünmekten kurtulmak zordur.'

Güzel-çirkin, iyi-kötü, sevap-günah tartımız da bozuldu aşkla beraber. 
Aşk her değeri de allak bullak ediyordu zihinlerde. 
İyiler kötü oluyordu, günahları sevap niyetine işler hale geliyorduk, herkesin çirkin bildiğine güzel diyordu aşkla bulanmış gözümüz. 
Burada bir hikayeyi anmadan geçmek istemiyorum:

"Mecnun çöllerde yarı ölü dolaşırken, o ülkenin padişahının kulağına da gitmiş bu büyük aşk. 
Leyla'yı bulup getirmelerini istemiş adamlarından, bir insanı hayattan eden bu kızı çok merak etmiş. 
Huzura Leyla'yı getirdiklerinde şok olmuş tabi, çünkü Leyla kara kuru cılız mı cılız çirkin bir kızmış. 
Öfkeyle Mecnun'u çöllerden alıp saraya getirmelerini istemiş adamlarından. 

Mecnun huzura geldiğinde, Leyla'yı orada görünce düşüp bayılmış. 
Ayılınca padişah Mecnun'a sormuş: 'Oğlum bu kız için kendini perişan etmene değer mi, bütün o çileler bu kara kız için mi? Bu çirkin kızda ne buluyorsun sen?'. 
Mecnun bir gözü leyla'da cevap vermiş: '
Padişahım bunu anlamanız için o gözlerle değil, benim gözlerimle bakmalısınız ona.'
Fazla söze ne hacet! Aşkın tartısı gerçekten bozuk. 'güzel dediğimiz şey bize canlılık veren şeydir.' 
Bu da aşktan başka bir şey olmasa gerek. 'Aşık olduğumuzda gözlerimiz boşluğa dikiliyor, hemen, yukarı doğru, dünyanın dışına bakmaya başlıyoruz.' Aşkın hallerini bilemeden, daha doğrusu bunları yaşamayı göze alamadan ulaşamam ölümsüzlüğe: 'Aşk... İnsanda asla olamayacağı bir şeye dönüşme arzusu yaratıyor.', 'insanın içinde dünya ötesi bir şeye dönüşmek isteyen bir tohum var. özlem ya da ümit dediğimiz şey gerçekte bundan kaynaklanıyor, insanın bilmeden beklediği nedir aslında, bu tohumu çatlatacak güçte bir ışığın gelip kendisine çarpması.'

Aşka mı inanmıştık, inandığımıza mı aşık olmuştuk? 
Bu soru her ne kadar belirsizliğin sınırlarında kaybolup gitse de, aşk yine de bedenlerimizin ve ruhlarımızın sınırlarını zorlamaya devam edecekti. 
Eninde sonunda kutsal bir inanca dönüşecekti özenle besleyip büyüttüğümüz aşk, hatta çoğu zaman bunun da ötesini aşıp, bir saplantı halini alacaktı. 
Tartışmayacak, tartıştırmayacaktık aşkımızı. 
Fatma Aliye ‘Udi’de her ne kadar: “Aşkta her şey çekilir, ihanet asla!” dese de biz maşukumuzun binbir ihanetini, akla mantığa hiçbir zaman uymayacak mazeretlerle aklayıp paklayacaktık.

Ah benim güzel saplantım! Kutsal inancım!.. Aşk. 
Adımbaşı Aşk. “K
eşke yüreklerimizdeki acıyı tek başımıza katlanacak cesareti bulabilseydik.” 
Ama yine de “insanın dünyada kalbinde bir aşkla yapayalnız dolaşması çok zor” . 
Değil mi ki ölümsüzlüğü arzuluyorum bu yolculuğun sonunda. 
Fakat çok zor sabırla sürdürmek aşkı… 
Ve bıkmayacağım aşık olmaktan. 
Adımbaşı bir aşk yakalayıp götürecek beni sınırları olmayan ülkelere, sınırsız dizelere düşüreceğim kanamalarımı.
adımlarım yavaş
adımlarım tenha
adımlarım silah
 
elle tutulur yanın yok
aşka benziyorsun gece
yaklaş!..ve bir nefes ver yoluma
yaşamak bu olsa diyorum,
adımbaşı aşk!..
 
Not: İtalik yazılar Latife Tekin’in Ormanda Ölüm Yokmuş’ romanından alıntılanmıştır.
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner51

banner34

banner38

banner57

banner33

banner37