<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Kocaeli Öncü - ÖNCÜ HABER</title>
    <link>https://www.kocaelioncu.com</link>
    <description>Haberde Öncü Yayıncılık</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.kocaelioncu.com/rss/saglik" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 22 Jun 2026 02:26:57 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/rss/saglik"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Bu 6 belirti çocuklarda diyabet habercisi olabilir]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/bu-6-belirti-cocuklarda-diyabet-habercisi-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/bu-6-belirti-cocuklarda-diyabet-habercisi-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda çocukluk çağı diyabetinde dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Özellikle tip 1 diyabetin çocukluk çağında en sık görülen diyabet türü olduğunu vurgulayan uzmanlar, erken tanının hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor.</p>

<p>Diyabet bazen sinsi seyrederek fark edilmesi güç bir tablo oluşturabildiğinden, erken uyarı sinyallerinin bilinmesi büyük önem taşıyor. Özellikle aşırı susama, sık idrara çıkma, açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik gibi belirtiler diyabetin ilk işaretleri arasında yer alabiliyor.</p>

<p>Memorial Ataşehir\Göztepe Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Elif Söbü, çocuklarda diyabetin belirtileri ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Her yıl 2 bin 500 çocuk diyabet tanısı alıyor</strong></p>

<p>Çocukluk çağındaki diyabet vakalarının yüzde 95’inden fazlasını tip 1 diyabet oluşturmaktadır. Bu hastalık, pankreastaki insülin üreten beta hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından hasara uğratılması sonucu ortaya çıkar. Toplumda yaygın olarak bilinen tip 2 diyabetten farklı bir mekanizmaya sahip olan tip 1 diyabet, çocuklarda görülen diyabet vakalarının büyük çoğunluğunu oluşturur.</p>

<p>Dünya genelinde 20 yaş altındaki yaklaşık 1,5 milyon çocuk ve ergen, tip 1 diyabetle yaşamını sürdürmektedir. Türkiye’de ise yaklaşık 45-50 bin çocuk ve ergen tip 1 diyabetlidir ve her yıl yaklaşık 2 bin- 2 bin 500 çocuk yeni tanı almaktadır. Son yıllarda yayımlanan bilimsel raporlar da hem dünyada hem de ülkemizde çocukluk çağı diyabetinin giderek arttığını ortaya koymaktadır.</p>

<p><strong>Bu 6 belirti diyabetin ilk sinyali olabilir</strong></p>

<p>Diyabet bazen sinsi ilerleyebilir ve belirtiler başlangıçta gözden kaçabilir. Bu nedenle çocuklarda diyabetin en sık görülen belirtilerini tanıma, erken tanı ve tedavi sürecinde önemli avantaj sağlayabilir. Bu belirtiler aileler için önemli bir uyarı niteliği taşıyabilir:</p>

<p><strong>1. </strong>Aşırı susama</p>

<p><strong>2. </strong>Sık ve fazla miktarda idrar yapma</p>

<p><strong>3. </strong>Gece alt ıslatma veya idrar kaçırmanın başlaması</p>

<p><strong>4. </strong>Açıklanamayan kilo kaybı</p>

<p><strong>5. </strong>Halsizlik ve yorgunluk</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>6. </strong>Ağız kuruluğu</p>

<p>Bu belirtilerin bir arada görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir hekime başvurulmalıdır. Erken tanı sayesinde diyabetik ketoasidoz gibi hayatı tehdit edebilen ciddi tabloların önüne geçilebilir.</p>

<p><strong>Aileler kendilerini suçlamamalı ancak bilinçli davranmalı</strong></p>

<p>Tanı sonrasında ailelerin en sık sorduğu sorulardan biri, “Acaba yanlış bir şey mi yaptık?” olur. Ancak ailelerin bunu bilmesi gerekir ki; tip 1 diyabet; fazla şeker tüketimi, stres, yanlış beslenme veya ebeveyn hatalarından kaynaklanan bir hastalık değildir.</p>

<p>Tip 1 diyabetin kesin nedeni bugün hala tam olarak bilinmemektedir. Günümüzde hastalığı tamamen önlemenin veya ortadan kaldırmanın bir yolu bulunmasa da erken tanı, düzenli takip ve bilimsel tedavi yaklaşımları sayesinde çocuklar son derece sağlıklı ve aktif bir yaşam sürdürebilmektedir.</p>

<p><strong>Diyabetli çocuklara “arkadaşım diyabet” bakış açısı kazandırılmalı</strong></p>

<p>Çocukların diyabete uyum sağlamasında kullanılan en güçlü yaklaşımlardan biri “arkadaşım diyabet” bakış açısıdır. Günümüzde çocuklara ve ailelere önerdiğimiz bu yaklaşım, diyabeti bir düşman olarak görmek yerine onunla yaşamayı öğrenmektir. Diyabeti doğru yönetildiğinde yaşamın bir parçası hâline gelen bir yol arkadaşı olarak görmek, hem çocukların hem de ailelerin psikolojik yükünü önemli ölçüde azaltmaktadır. Düzenli kan şekeri takibi, doğru insülin kullanımı, teknolojik cihazlardan etkin yararlanma ve pozitif yaklaşım sayesinde çocuklar özgüvenlerini koruyarak sosyal yaşamlarına rahatlıkla devam edebilmektedir.</p>

<p><strong>Teknolojik gelişmeler tedaviyi kolaylaştırıyor</strong></p>

<p>Son yıllarda diyabet tedavisinde yaşanan teknolojik gelişmeler çocukların yaşam kalitesini önemli ölçüde artırmıştır. Sürekli glikoz ölçüm sistemleri (CGM), insülin pompaları ve hibrit kapalı döngü sistemleri sayesinde kan şekeri kontrolü daha güvenli ve daha başarılı şekilde sağlanabilmektedir.</p>

<p>Bu teknolojiler sayesinde çocuklarda kan şekeri dalgalanmaları azalmakta, hipoglisemi riski düşmekte, gece takipleri de daha güvenli hale gelmektedir. Çocuklar okul, spor ve sosyal yaşamlarına daha rahat uyum sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Doğru yönetilen diyabet çocuğun geleceğini kısıtlamaz</strong></p>

<p>Çocukluk çağı diyabeti konusunda toplumun her kesiminde farkındalığın artırılması önemlidir. Ailelerin erken belirtileri tanıması, düzenli sağlık kontrollerini aksatmaması ve bilimsel tedavi yöntemlerinden yararlanması sayesinde diyabetli çocuklar sağlıklı, üretken ve mutlu bireyler olarak yaşamlarını sürdürebilir.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki, diyabet tanısı bir son değil; doğru bilgi, güçlü aile desteği, deneyimli sağlık ekipleri ve güncel teknolojilerle başarıyla yönetilebilen bir yaşam yolculuğudur. İyi yönetilen diyabet, çocukların büyüme ve gelişimini olumsuz etkilemez. Kan şekeri kontrolü iyi olan çocuklar eğitim hayatlarına, spor faaliyetlerine ve sosyal yaşamlarına yaşıtlarıyla aynı şekilde devam edebilmektedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/bu-6-belirti-cocuklarda-diyabet-habercisi-olabilir</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 13:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781760304-uz-dr-elif-s-b-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="35193"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yazın göz çevresi estetiği yaptırılır mı?]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/yazin-goz-cevresi-estetigi-yaptirilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/yazin-goz-cevresi-estetigi-yaptirilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="562" src="https://kocaelioncucom.teimg.com/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781765397-web-site.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="700" /></p>

<p>Yaz aylarının gelmesiyle birlikte göz çevresine yönelik estetik uygulamalara olan ilgi artabiliyor. Özellikle tatil planlarını aksatmadan uygulanabilecek işlemler ve iyileşme süreciyle ilgili sorular sıkça gündeme geliyor.</p>

<p>Göz kapağı estetiği, badem göz uygulamaları ve göz altı ışık dolgusu gibi işlemler hakkında doğru bilgiye sahip olmak ise hem beklentilerin yönetilmesi hem de sağlıklı bir süreç geçirilmesi açısından önem taşıyor.</p>

<p>Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. İsmail Diri, yaz döneminde göz çevresi estetiklerine ilişkin en çok merak edilen konular hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Yazın göz kapağı estetiği yapılabilir mi?</strong></p>

<p>Toplumda göz kapağı ameliyatlarının yalnızca sonbahar ve kış aylarında yapılabileceğine yönelik yaygın bir inanış bulunuyor. Ancak uygun hasta seçimi ve doktor önerilerine uyulması koşuluyla göz kapağı estetiği yılın her döneminde uygulanabiliyor.</p>

<p>Göz kapağı estetiği (blefaroplasti), üst ve alt göz kapaklarında zamanla oluşan deri fazlalıkları, torbalanmalar ve sarkmaların düzeltilmesine yönelik uygulanan cerrahi işlemler arasında yer almaktadır. Yaz aylarında gerçekleştirilen operasyonlarda iyileşme sürecinin sağlıklı ilerlemesi için güneşten korunma, düzenli bakım ve doktor kontrollerinin aksatılmaması önem taşıyor.</p>

<p>Op. Dr. İsmail Diri, özellikle ilk haftalarda güneş gözlüğü kullanımının ve doğrudan güneş maruziyetinden kaçınmanın iyileşme sürecini olumlu etkileyebileceğini belirtiyor.</p>

<p><strong>Sıcak hava ödem ve morluk sürecini etkiler mi?</strong></p>

<p>Göz kapağı ameliyatlarından sonra görülebilen ödem ve morluklar iyileşme sürecinin doğal bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Yaz aylarında sıcaklığın artması nedeniyle bazı hastalar ödemlerin daha uzun süreceğinden endişe duyabilir.</p>

<p>Uzmanlar, ameliyat sonrası ilk günlerde önerilen soğuk kompres uygulamalarının ve başın yüksekte tutulmasının ödem kontrolüne yardımcı olabileceğini ifade ediyor. Ancak iyileşme sürecinin kişiden kişiye farklılık gösterebildiği ve yaş, cilt yapısı, genel sağlık durumu gibi faktörlerden etkilenebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Ameliyat izleri yazın kalıcı lekeye dönüşür mü?</strong></p>

<p>Göz kapağı estetiği sonrası oluşan cerrahi izler genellikle doğal göz kapağı kıvrımları içerisinde planlandığı için zamanla belirginliğini kaybetme eğilimindedir. Ancak iyileşme döneminde doğrudan güneş ışığına maruz kalınması bazı kişilerde pigmentasyon yani renk değişikliği riskini artırabilir.</p>

<p>Bu nedenle operasyon sonrası dönemde güneş gözlüğü kullanılması, doktorun önerdiği koruyucu yöntemlerin uygulanması ve yara bakımının düzenli yapılması önemlidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Yaz döneminde ameliyatsız göz çevresi uygulamaları tercih edilebilir mi?</strong></p>

<p>Yoğun iş temposu veya yaklaşan tatil planları nedeniyle bazı kişiler cerrahi olmayan uygulamalar hakkında bilgi almak isteyebiliyor. Son yıllarda badem göz görünümüne yönelik askılama yöntemleri ve göz çevresine uygulanan dolgu işlemleri bu kapsamda değerlendirilen seçenekler arasında yer alıyor.</p>

<p>Ameliyatsız uygulamaların uygunluğu; kişinin anatomik yapısına, beklentilerine ve mevcut göz çevresi özelliklerine göre değişebilmektedir. Bu nedenle hangi yöntemin tercih edileceğine uzman değerlendirmesi sonrasında karar verilmesi önerilmektedir.</p>

<p>Op. Dr. İsmail Diri, her bireyin göz çevresi anatomisinin farklı olduğunu, bu nedenle sosyal medyada görülen sonuçların herkes için aynı şekilde elde edilemeyebileceğini vurguluyor.</p>

<p><strong>Göz altı ışık dolgusu yazın daha çabuk erir mi?</strong></p>

<p>Yaz aylarında en sık sorulan sorulardan biri de sıcak havanın göz altı dolgularının kalıcılığı üzerinde etkili olup olmadığıdır.</p>

<p>Günümüzde kullanılan hyaluronik asit bazlı dolgu materyallerinin vücut sıcaklığı veya mevsimsel hava değişiklikleri nedeniyle aniden erimesi beklenen bir durum değildir. Dolgunun kalıcılık süresi; kullanılan ürünün özellikleri, kişinin metabolik yapısı, uygulama bölgesi ve yaşam tarzı gibi birçok faktörden etkilenmektedir. Bu nedenle yaz mevsiminin tek başına dolgu uygulamasının ömrünü belirleyen bir faktör olarak değerlendirilmesi doğru değildir.</p>

<p><strong>Doğru planlama ve koruma süreci önem taşıyor</strong></p>

<p>Yaz aylarında hem cerrahi hem de cerrahi olmayan göz çevresi uygulamaları uygun koşullar sağlandığında gerçekleştirilebilmektedir. Ancak her uygulamanın kendine özgü iyileşme süreci bulunduğu için özellikle tatil planı öncesinde işlem zamanlamasının doğru yapılması gerekmektedir.</p>

<p>Op. Dr. İsmail Diri, göz çevresine yönelik estetik uygulamalarda mevsimden çok kişisel uygunluk değerlendirmesinin belirleyici olduğunu belirterek, işlem öncesinde detaylı muayene ve bilgilendirmenin sağlıklı bir süreç için önemli olduğunu ifade ediyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/yazin-goz-cevresi-estetigi-yaptirilir-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 12:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781765483-goz-kuyrugu-nedir.jpg" type="image/jpeg" length="27077"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Estetikte yeni trend: Baby botoks ile doğal görünüm]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/estetikte-yeni-trend-baby-botoks-ile-dogal-gorunum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/estetikte-yeni-trend-baby-botoks-ile-dogal-gorunum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Estetik uygulamalar, her geçen gün daha fazla ilgi gören ve hakkında daha çok konuşulan alanlar arasında yer alıyor. Teknolojideki gelişmeler ve artan talep, estetik dünyasında yeni yöntemlerin ve uygulamaların hızla yaygınlaşmasını sağlıyor. </strong></p>

<p>Öte yandan son dönemde öne çıkan doğal görünüm, sade makyaj ve “çabasız güzellik” anlayışı, estetik trendlerini de yeniden şekillendiriyor. Artık birçok kişinin yüz hatlarını tamamen değiştirmek yerine daha dinlenmiş, taze ve doğal bir görünüm elde etmeyi arzuladığını dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Haluk Duman, “Bu değişim, estetik uygulamalarda daha kontrollü ve kişiye özel yaklaşımların öne çıkmasına vesile olurken, yüz ifadesini korumayı amaçlayan baby botoks gibi uygulamaların da popülerleşmesini sağlıyor” şeklinde konuştu.</p>

<p>Klasik botoksun daha belirgin kırışıklıkları olan, mimik kasları güçlü veya çizgileri yerleşmiş ileri yaşlardaki kişilerde tercih edildiğinden bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Haluk Duman, “Baby botoks ise daha düşük dozlarla uygulanır. Amaç yüz ifadesini tamamen durdurmak değil, mimikleri yumuşatarak daha doğal bir görünüm elde etmektir” dedi.</p>

<p>Son yıllarda botoks uygulamalarında yaş sınırının aşağı çekilmesinin altında stratejik bir değişim olduğuna değinen Duman, “İşlem artık yerleşmiş kırışıklıkları silmekten ziyade çizgiler derinleşmeden koruma kalkanı oluşturmak amacıyla tercih ediliyor. Baby botoks özellikle genç yaş grubu, yüz ifadesini korumak isteyenler ve sahne, ekran gibi mimik gücüne dayalı meslek profesyonellerince sıklıkla tercih ediliyor. Mikrodosaj tekniğiyle çalışıldığı için donuk ve yapay bir çehre yerine dinlenmiş, taze ve doğal bir yansıma hedefleniyor” dedi.</p>

<p><strong>Koruyucu botoks, çizgilerin derinleşmesini yavaşlatıyor</strong></p>

<p>Genç yaşta uygulanan koruyucu botoksun, yaşlanmayı tamamen durdurmasa da mimik kaynaklı çizgilerin derinleşmesini yavaşlattığını açıklayan Duman, “Özellikle alın ve göz çevresini yoğun kullanan kişilerde kas hareketlerinin kontrollü şekilde azaltılması, cildin aynı noktalardan sürekli katlanmasını önlüyor. Böylece çizgilerin zamanla kalıcı hale gelme riski azalıyor” dedi.</p>

<p><strong>Nihai görünüm 10-14 gün sonra ortaya çıkıyor</strong></p>

<p>Botoks uygulamasının sonrası için de önemli uyarılarda bulunan Duman, “İlk birkaç saat, sonucun başarısı açısından önem taşıyor. Bu süreçte öne eğilmemek, uygulama bölgesine masaj yapmamak ve baskı uygulamamak gerekiyor. Aynı gün yoğun egzersiz, sauna ve sıcak banyodan kaçınılması da ilacın istenmeyen şekilde yayılmasını önlemeye yardımcı oluyor. Botoksun tam etkisinin ortaya çıkması ve nihai görünümün oluşması ise genellikle 10-14 günü buluyor” dedi.</p>

<p><strong>Baby botoksun etkisi 2-3 ayla sınırlı kalabiliyor</strong></p>

<p>Baby botoksta kullanılan düşük dozlar nedeniyle etki süresinin klasik uygulamaya göre daha kısa olduğunu belirten Duman, “Sonuçlar genellikle 2-3 ay devam ediyor. Klasik botoksta ise kalıcılık; kas yapısı, uygulanan doz ve kişinin metabolizmasına bağlı olarak değişse de genellikle daha uzun sürebiliyor. Bu nedenle işlem öncesinde beklentilerin doğru değerlendirilmesi önemli. Daha doğal ve hafif bir etki arayanlar için baby botoks uygun bir seçenek sunarken, daha belirgin ve uzun süreli sonuç hedefleyen kişilerde klasik botoks öne çıkıyor” dedi.</p>

<p><strong>İfade kaybının nedeni botoks değil, yanlış uygulama </strong></p>

<p>Botoksa ilişkin en yaygın kaygılardan biri olan ifade kaybının, çoğunlukla yanlış dozlama ve hatalı uygulamalardan kaynaklandığının altını çizen Duman, “Anatomik yapı değerlendirilmeden yapılan enjeksiyonlar donuk bir yüz ifadesine, asimetriye veya göz kapağı düşüklüğüne yol açabiliyor. Oysa doğru uygulamada amaç yüzü tamamen hareketsiz bırakmak değil, çizgileri yumuşatarak daha dinç bir görünüm elde etmek.</p>

<p>Bu nedenle botoks, uzmanlık ve anatomi bilgisi gerektiren tıbbi bir işlem olarak değerlendirilmeli. Kaynağı belirsiz ürünlerle ve yetkisiz kişiler tarafından yapılan uygulamalar ciddi sağlık riskleri taşıyor. Güvenli sonuçlar için işlemin deneyimli hekimler tarafından gerçekleştirilmesi şart” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Sık uygulamalar botoksun etkisini azaltabilir</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Botoksun çok sık aralıklarla ve yüksek dozlarda tekrarlanması, zamanla vücudun toksine karşı bağışıklık geliştirmesine ve etkisinin azalmasına sebebiyet verebilir diyen Duman, “Bu riski azaltmak için seansların uygun aralıklarla planlanması ve gerektiğinde tedavi programının hekim tarafından yeniden değerlendirilmesi kıymetli.</p>

<p>Öte yandan düzenli ve doğru periyotlarla yapılan işlemler, orta ve üst yüz bölgesindeki çizgilerin kontrol altında tutulmasına yardımcı olur. Kas hareketlerinin oluşturduğu baskının azalması, cildin kolajen ve elastik yapısının korunmasına yardımcı olur. Başarılı bir botoks uygulaması, dışarıdan bakıldığında fark edilmeyen, kişinin doğal görünümünü ve yüz simetrisini destekleyen ölçülü bir sonuçtur” dedi.</p>

<p><strong>Hatalı botoksu düzeltmek, önlemekten daha zor </strong></p>

<p>Hatalı botoks uygulamalarında düzeltme seçeneklerinin sorunun türüne göre değiştiğini vurgulayan Duman, “Aşırı kalkmış kaşlar gibi bazı durumlar ek müdahalelerle dengelenebilirken, göz kapağı düşüklüğü gibi komplikasyonlarda etkiyi anında ortadan kaldıracak bir yöntem maalesef yok. Bu gibi durumlarda genellikle destekleyici tedaviler uygulanır ve botoksun etkisinin zamanla azalması beklenir. Bu nedenle hatalı bir uygulamayı sonradan düzeltmektense, işlemi en başından alanında deneyimli hekimler ve güvenilir merkezlerde yaptırmak çok önemli” dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/estetikte-yeni-trend-baby-botoks-ile-dogal-gorunum</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 11:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781769399-a-s-m-haluk-duman-gorseli-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="72549"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Boyundaki ağrısız şişlik ilk sinyali olabilir!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/boyundaki-agrisiz-sislik-ilk-sinyali-olabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/boyundaki-agrisiz-sislik-ilk-sinyali-olabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Boynunuzda fark ettiğiniz küçük ve ağrısız bir şişlik, sesinizdeki inatçı bir kısıklık ya da yutkunurken yaşadığınız güçlük... Çoğu zaman önemsenmeyen bu belirtiler, boynun ön ve orta kısmında yer alan tiroit bezindeki kanserin ilk sinyalleri olabilir.</p>

<p>Erken evrede çoğunlukla hiçbir belirti vermeyen tiroit kanserinde iyi haber ise görüntüleme yöntemlerinin yaygın kullanımı sayesinde bu bezdeki en küçük değişikliklerin dahi erken dönemde fark edilebilmesi.</p>

<p><strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İldem Deveci</strong>, tiroit kanserlerinde erken evrede tanı konulan hastalarda sağkalım oranlarının oldukça yüksek olduğunu vurgulayarak, “Erken tanı için özellikle risk grubunda yer alan kişilerin düzenli kontrollerini ihmal etmemesi ve boyun bölgesinde fark ettikleri değişiklikleri ciddiye alarak bir uzmana başvurması büyük önem taşımaktadır" diyor.</p>

<p><strong>Dünyada görülme sıklığı en hızlı artan kanser türü ama…</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tiroit, boynun ön kısmında yer alan ve vücudun metabolizma hızını düzenleyen hormonların üretiminden sorumlu olan önemli bir salgı bezi. Hormonal etkenler, baş-boyun bölgesine uygulanan radyoterapi öyküsü, çevresel radyasyon maruziyeti ya da genetik yatkınlık nedeniyle tiroit bezi hücrelerinde kontrolsüz çoğalmalar oluşabiliyor.</p>

<p>Tiroit kanserlerinin dünyada en hızlı artış gösteren kanser türleri arasında yer aldığına dikkat çeken Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İldem Deveci, “Dünya genelinde her yıl yaklaşık 600 bin yeni tiroit kanseri vakası tanı alırken, Türkiye'de bu sayı yıllık ortalama 30 bine ulaşmaktadır.</p>

<p>Ancak bu artışın önemli nedenlerinden biri, rutin muayene ve check-up uygulamalarının yaygınlaşmasıdır. Bununla birlikte ultrason gibi görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılması da henüz belirti vermeyen küçük tümörlerin daha erken evrede saptanabilmesini sağlamaktadır” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p><strong>Ağrısız şişlik ilk işaret olabilir</strong></p>

<p>Tiroit kanserleri en sık 20-60 yaş aralığında görülüyor. Kadınlarda erkeklere göre yaklaşık 4 kat daha fazla rastlanıyor.<strong> </strong>Prof. Dr. İldem Deveci, bunun en önemli sebebinin üreme çağındaki kadınlarda östrojen hormonunun tiroit dokusu üzerindeki etkileri olduğunu belirtiyor.</p>

<p>Tiroit kanserlerinin genelde erken dönemde belirti vermediğini, sadece görüntüleme yöntemleriyle tespit edilebildiğini ifade eden Prof. Dr. İldem Deveci, “Ancak kanser büyüdükçe en sık boyundaki orta hatta ele gelen ya da gözle görülebilen şişlikler oluşturmaktadır. Bu şişlikler çoğu zaman ağrısız ve sert yapıdadır. Kanser büyüdükçe çevre dokuları da etkileyerek ses kısıklığı, yutma güçlüğü ve boğaz ağrısına neden olabilir. Lenf nodlarına da metastaz yaparak boyun yan taraflarında da şişlik oluşturabilir” diyor.</p>

<p><strong>Ailede tiroit hastalığı varsa, dikkat! </strong></p>

<p>Tiroit kanserlerine karşı riskli grupta bulunan kişilerin düzenli doktor kontrolünden geçmesinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. İldem Deveci, “Özellikle ailesinde tiroit hastalığı ve otoimmün hastalığı olanların, daha önce baş veya boyun bölgesine ışın tedavisi almış olanların, hamilelerin, iyot eksikliği sık rastlanan bölgelerde yaşayanların ve 35 yaş üstü kadınların rutin muayene olması son derece önemlidir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Şüpheli nodülde biyopsi şart</strong></p>

<p>Tiroit kanserlerinde tanı sürecinin çoğu zaman muayene sırasında tiroit nodülü veya boyun lenf bezlerinde şüpheli bulguların saptanmasıyla başladığını söyleyen Prof. Dr. İldem Deveci, “Şüpheli nodüllerde ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılarak alınan örnekler patolojik olarak değerlendirilir ve kesin tanıya ulaşılır. Gerektiğinde kan tetkikleri, genetik incelemeler ile bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ek yöntemlerden de tanı ve tedavi planlamasında yararlanılabilir" diyor.</p>

<p><strong>Tiroit bezinin tümü alınmayabiliyor!</strong></p>

<p>Tüm kanser türlerinde olduğu gibi tiroit kanserlerinde de erken tanı ile tedavideki başarı oranının yükseldiğinin altını çizen Prof. Dr. İldem Deveci, “Erken evrede yakalanan ve tedavi edilen vakalarda sağkalım oranları oldukça yüksektir. Erken evrede yakalandığında kanser için tiroit bezinin tümü alınmadan sadece kanserli tarafın alındığı kısmi cerrahilerin de yapılması mümkün olabilmektedir.</p>

<p>Bu sayede hastaların ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyaçları ortadan kalkabilmektedir. Erken evre vakalarda ameliyat sonrası kemoterapi ve radyo aktif iyot tedavisi olarak bilinen atom tedavisi gibi ek tedavilere de çoğunlukla ihtiyaç olmamaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Tiroit kanserinde temel tedavi cerrahi</strong></p>

<p>Tiroit kanserlerinde temel tedavi yöntemini cerrahi oluşturuyor. Hastalığın evresine göre yalnızca kanserli bölümün çıkarılması yeterli olabilirken, bazı hastalarda tiroit bezinin tamamının alınması gerekebiliyor. Boyun lenf bezlerine yayılım saptanması durumunda ise aynı operasyon sırasında bu dokular da temizleniyor.</p>

<p>Tedavide amaçlarının tümörlü dokuyu tamamen ortadan kaldırırken hastanın yaşam kalitesini korumak olduğunu belirten Prof. Dr. İldem Deveci, “Tiroit kanserlerinde cerrahi planlama hastalığın evresine ve yayılım durumuna göre kişiye özel olarak yapılmaktadır. Hastalarımızın büyük bölümü ameliyattan sonra 1-2 gün içerisinde taburcu olmakta ve yaklaşık bir hafta içinde günlük yaşamlarına dönebilmektedir” diyor.</p>

<p>Prof. Dr. Deveci, hastalığın evresine göre cerrahi sonrasında radyoaktif iyot tedavisi veya diğer ek tedavilere ihtiyaç duyulabileceğini belirtiyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/boyundaki-agrisiz-sislik-ilk-sinyali-olabilir</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781763921-p-r-o-f-d-r-l-d-e-m-d-e-v-e-c-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="32327"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tuana’ya zor gününde kol kanat gerildi]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/tuanaya-zor-gununde-kol-kanat-gerildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/tuanaya-zor-gununde-kol-kanat-gerildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin “Engelsiz Taksi” hizmetinden 5 yıldır yararlanan 11 yaşındaki serebral palsi hastası Tuana Budak, önümüzdeki günlerde geçireceği önemli bir cerrahi operasyon öncesinde yalnız bırakılmadı. Ameliyat ve sonrasındaki tedavi süreci hakkında aileyle görüşen Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi ekipleri, Tuana’ya renkli sürprizler hazırladı.</p>

<p><strong>BÜYÜKŞEHİR, TUANA’YI YALNIZ BIRAKMIYOR</strong></p>

<p>Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nde skolyoz ameliyatı olmaya hazırlanan Tuana, tedavi gördüğü odada Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Şube Müdürlüğü ile yine aynı müdürlüğe bağlı olarak hizmet veren Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi ekipleri tarafından ziyaret edildi. Ameliyat ve sonrasındaki tedavi süreci hakkında aileyle görüşen ekip, bu zorlu dönemde de Tuana’nın yanından ayrılmayacaklarını belirtti.</p>

<p><strong>GONCA EKİBİNDEN ÖZEL MORAL</strong></p>

<p>Tuana’nın ameliyat stresini azaltmak amacıyla hastane odasında renkli sürprizler hazırlandı. Gonca Engelsiz Yaşam Merkezi bünyesinde görev yapan kuaför, Tuana’nın saçlarını yaptı, yüzünü renkli taşlarla süsleyerek keyifli anların yaşanmasını sağladı. Hastane ortamını tamamen değiştiren bu neşeli atmosfere merkezin mutfak atölyesi de katıldı. MasterChef yarışmasıyla tanınan Ayten Saner, merkezdeki özel öğrencilerle birlikte hazırladığı pastayı Tuana’ya sunarak ikinci sürprizi gerçekleştirdi.</p>

<p><strong>“HER ZAMAN YANIMIZDA OLDULAR”</strong></p>

<p>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin desteğini her an hissettiklerini dile getiren Tuana’nın annesi Fadime Budak, sunulan hizmetten duyduğu memnuniyeti şu sözlerle ifade etti: “Özel çocuk annesiyim. Uzun yıllardır Engelsiz Taksi hizmetinden yararlanıyoruz ve çok memnunuz. Aradığımızda hemen geliyorlar, her konuda yardımcı oluyorlar. Şoförlerden de görev yapan tüm personelden de çok memnunuz. Her zaman yanımızda olduklarını hissettiriyorlar.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>ENGELSİZ TAKSİ İLE KESİNTİSİZ ULAŞIM HİZMETİ</strong></p>

<p>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından sunulan Engelsiz Taksi hizmeti, tekerlekli sandalye kullanan ya da özel desteğe ihtiyaç duyan bireylerin hastane, rehabilitasyon merkezi, eğitim kurumları ve resmi dairelere erişimini güvenli ve konforlu şekilde sağlıyor. Özel donanımlı araçlarla verilen bu hizmet, engelli bireylerin sosyal yaşama katılımını desteklerken ailelerin de ulaşım yükünü önemli ölçüde hafifletiyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/tuanaya-zor-gununde-kol-kanat-gerildi</guid>
      <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 10:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/buyuksehir-tuanaya-zor-gununde-kol-kanat-gerdi-1-buyuk.jpeg" type="image/jpeg" length="85566"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YKS stresini yönetmenin 7 altın kuralı !]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/yks-stresini-yonetmenin-7-altin-kurali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/yks-stresini-yonetmenin-7-altin-kurali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı'na (YKS) sayılı günler kala yaklaşık 2,5 milyon aday ve ailesinde heyecanla birlikte stres de giderek artıyor.</p>

<p>Sınav öncesinde hissedilen stresin doğal ve hatta belirli ölçüde gerekli olduğunu belirten <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi</strong> <strong>Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Talat Sarıkavak</strong>, başarının anahtarının stresi ortadan kaldırmak değil, onu doğru yönetebilmekten geçtiğini vurguluyor.</p>

<p>Stresin doğru yönetildiğinde dikkati artırıp motivasyonu destekleyerek performansa olumlu katkı sağlayabildiğine dikkat çeken Sarıkavak “Unutulmamalıdır ki; YKS bir son değil, sadece bir başlangıçtır. Gençlerimizin bu süreçten zihinsel ve bedensel olarak sağlıklı, aile ilişkileri yara almamış bir şekilde çıkması, sınavda alacakları puandan çok daha uzun vadeli bir başarı kriteridir”Formun Üstü</p>

<p>diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Sarıkavak, sağlıklı ve verimli bir sınav için hem gençlere hem de ailelerine stresi yönetmenin 7 altın kuralını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p>· <strong>Sınavı ‘kader anı’ olarak görmeyin</strong></p>

<p>Sınavın bir "kader anı" olarak görülmesi stresi artıran en önemli etkenlerin başında gelmektedir. Ailelerin, çocuklarının sınav başarısını kendi ebeveynlik performanslarının bir karnesi olarak görmesi sık yapılan bir hatadır. Bu durum hem ebeveynin kaygısını artırır hem de gencin sırtına taşıyamayacağı bir yük bindirir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Beklentilerin; çocuğun önceki akademik geçmişi, ilgi alanları ve mevcut koşullarıyla uyumlu, esnek ve gerçekçi olması iç motivasyonu destekler. Sınav öncesi çocuğa ‘zaman zaman zorlandın, zaman zaman çok çalıştın. Eksiklerin olsa bile bu süreci bugüne kadar getirdin. Bizim için bu çaban ve emeğin her şeyden daha değerli’ demek en güçlü psikolojik kalkan olacaktır.</p>

<p>· <strong>Duygularınızı konuşmaktan çekinmeyin</strong></p>

<p>Ergenlik döneminde gençlerin kaygılarını, korkularını veya tükenmişliklerini kelimelere dökmesi zordur. Ev içinde yargıdan uzak, duyguların rahatça konuşulabildiği bir atmosfer yaratmak çok değerlidir. Gencin "Çok yoruldum, çalışmak istemiyorum" serzenişine "Tembellik yapma, az kaldı" demek yerine, onun bu duygusunu merak eden ve anlamaya çalışan bir yaklaşım sergilenmelidir. Aileler kendi kaygılarını fark etmeli ve bu yükü çocuğa yansıtmak yerine, gerekirse bir uzmandan destek almalıdır.</p>

<p>· <strong>Uyku ve günlük düzeninizi koruyun</strong></p>

<p>Sınav döneminde ailenin en somut rolü; düzenli uyku, dengeli beslenme ve huzurlu bir çalışma ortamı sağlamaktır. Ders dışı tüm sosyal ve keyifli aktiviteleri kısıtlanan, sürekli olumsuz eleştiriye maruz kalan bir gencin tükenmişlik riski artar. Sınav haftasında ev içi gürültüyü azaltmak, gencin günlük ritmine saygı duymak ve kısa molalarla deşarj olmasına izin vermek performansı doğrudan olumlu etkiler.</p>

<p>· <strong>Sınavı hayatın tek belirleyicisi olarak görmeyin</strong></p>

<p>Araştırmalar, sınavı "geri dönüşü olmayan tek şans" olarak gören öğrencilerin stres seviyelerinin çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Eğitim ve kariyer hayatının; yatay geçişler, ikinci tercihler, tekrar deneme şansı veya farklı kariyer rotaları gibi pek çok alternatif barındırdığı evde açıkça konuşulmalıdır. Bu durum sınavı önemsizleştirmek değil; "Bu sınav önemli bir adım ama senin değerini belirleyen tek ölçüt değil" mesajını vermektir.</p>

<p>· <strong>Nefesinizi ve bedeninizi sakinleştirmeyi öğrenin</strong></p>

<p>Stres zihinde başlasa da bedende yaşanır. Kalp çarpıntısı, nefes darlığı gibi fizyolojik belirtileri yatıştırmak için basit nefes egzersizleri ve kas gevşetme teknikleri hayat kurtarıcıdır. Bu tekniklerin sadece sınav günü değil, öncesinde deneme sınavlarında da prova edilmesi beynin bu beceriyi otomatikleştirmesini sağlar. Böylece gerçek sınav anında panik dalgası çok daha hızlı kontrol altına alınabilir.</p>

<p>· <strong>Sonuca değil sürece odaklanın</strong></p>

<p>"Ya kazanamazsam?" düşüncesi öğrenciyi kontrol edemediği bir alana sürükler. Stres yönetiminin temel kuralı, kontrolünüz altındaki alanlara odaklanmaktır. Sınav gününe dair "ya başaramazsam" senaryoları kurmak yerine; bugün kaç soru çözüleceği, hangi konunun tekrar edileceği gibi somut hedeflere odaklanmak kaygıyı dengeler. Gencin kendi iç konuşmasında "Başaramam" yerine "Daha önce de zorlu konuları aştım, elimden geleni yapıyorum" diyebilmesi, sınavı bir tehdit değil, bir performans alanı olarak görmesini sağlar.</p>

<p>· <strong>Sınav günü için küçük planlar yapın</strong></p>

<p>Sınav sabahında yaşanabilecek stresi azaltmanın en etkili yollarından biri önceden plan yapmaktır. Sınava giderken giyilecek kıyafetlerin hazırlanması, ulaşım planının önceden yapılması ve sınav merkezine erken gidilmesi gençlerin kendilerini daha güvende hissetmesini sağlar.</p>

<p>Rahat kıyafet seçimi, sınav merkezine ideal zamanda varış, sıraya oturunca alınacak birkaç derin nefes ve sınava ‘en iyi bilinen’ konudan başlamak adaptasyonu kolaylaştırır. Sorularda takıldığınızda bir yudum su içip, soruyu işaretleyerek geçmek gibi mikro planlar, sınav anında duygusal enerjinin doğru yönetilmesini sağlar.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/yks-stresini-yonetmenin-7-altin-kurali</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 13:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781592285-talat-sar-kavak-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="20261"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Güneşin zararlı ışınlarına karşı 8 kritik kural!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/gunesin-zararli-isinlarina-karsi-8-kritik-kural</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/gunesin-zararli-isinlarina-karsi-8-kritik-kural" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Güneş ışınları vücudumuzda D vitamini sentezinin yanı sıra ruh sağlığımız ve bağışıklık sistemimiz üzerinde son derece önemli bir rol oynuyor. Ancak, kontrolsüz şekilde güneş altında kalmak cildimizde ciddi sorunlar oluşturabiliyor.</p>

<p>Özellikle açık tenli, açık renk gözlü ve çilli kişiler daha fazla tehdit altında oluyor. Ciltte yanık, kızarıklık ve su toplaması gibi hızlı etkilerinin yanı sıra; kuruluk, ince ve derin kırışıklar, kahverengi ve kırmızı lekeler gibi sonradan oluşan hasarlar da gelişebiliyor.</p>

<p>Daha da önemlisi cilt kanserine adeta davetiye çıkarıyor! Üstelik eskiden daha çok ileri yaşların sorunu olan cilt kanseri, incelen ozon tabakası nedeniyle günümüzde 30’lu yaşlarda da daha sık görülüyor.</p>

<p><strong>Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, </strong>bu nedenle cildimizi yaz aylarında güneş ışınlarından mutlaka korumamız gerektiğine dikkat çekerek, <strong> </strong>“Düzenli ve yeterli miktarda güneş koruyucu kullanımı, uygun saatlerde dışarı çıkılması, koruyucu kıyafetlerin tercih edilmesi ve bulutlu havalarda dahi tedbirlerin sürdürülmesi cildimizi güneşin zararlı ışınlarından korumak için en etkili savunma yöntemleri arasında yer almaktadır” diyor. <strong> </strong></p>

<p><strong>Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, </strong>zararlı<strong> </strong>güneş ışınlarından korunmak için almamız gereken önlemleri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.</p>

<p><strong>Bu saatler arasında güneşe çıkmayın</strong></p>

<p>Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik açıyla ulaştığı 10.00-16.00 saatleri arasında UV yoğunluğu en yüksek seviyeye çıkıyor. Bu saatlerde alınan ışın miktarının cildin savunma kapasitesini zorlayabildiğini anlatan Dr. Şenay Ağırgöl, ”Dolayısıyla güneşin yeryüzüne en dik açıyla ulaştığı saatlerde güneşe çıkılmamalı, bu mümkün değilse şapka ve gözlük kullanılmalı ve gölge alanlar tercih edilmelidir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Güneş koruyucu kullanımını günlük rutine dönüştürün</strong></p>

<p>Cildimizi korumak için dikkat etmemiz gereken bir başka önemli nokta ise güneş koruyucudan düzenli olarak faydalanmak olmalı. Ancak, çoğumuz güneş koruyucuyu yalnızca plaja giderken kullanıyoruz. Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl,<strong> </strong>güneş koruyucu ürünlerin günlük bakımın ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini belirterek, “Koruyucu ürünün etkili olabilmesi için dışarı çıkmadan yaklaşık 15- 30 dakika önce sürülmesi ve gün içinde yenilenmesi son derece önemlidir.<strong> </strong>En az SPF 30 koruma sağlayan ürünler UV ışınlarının cilt üzerindeki yıkıcı etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Güneş koruyucuyu her 2 saatte bir uygulayın</strong></p>

<p>Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, güneş koruyucuların etkilerinin devam etmesi için genel olarak her 2 saatte bir yenilenmelerini önerirken, şu bilgileri veriyor: “Terleme, denize veya havuza girme, yüzü havluyla kurulama gibi durumlarda ise bu sürenin beklenmeden ürünün tekrar sürülmesi gerekir. Tek seferlik uygulamanın gün boyu koruma sağlamadığı unutulmamalıdır.”</p>

<p><strong>Şapka ve koruyucu kıyafetleri ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Güneş koruyucuların yanı sıra almamız gereken başka önemli tedbirler de büyük önem taşıyor. Geniş kenarlı şapkalar yüzü, kulakları ve enseyi korurken uzun kollu ince giysiler de UV ışınlarının cilde doğrudan ulaşma riskini azaltıyor. Bu kıyafetlerin güneş koruyucu özellik taşıması daha etkin koruma sağlıyor. Fiziksel koruma yöntemleri özellikle uzun süre dışarıda bulunacak kişiler için büyük avantaj sağlıyor.</p>

<p><strong>Gölgede olsanız bile tedbiri elden bırakmayın</strong></p>

<p>Şemsiyenin altında, denizde ya da bir ağacın gölgesinde kaldığımızda cildimizi güneşten koruduğumuz düşüncesine kapılabiliyoruz. Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, aslında kum, beton, kumaş, su ve açık renkli yüzeylerin güneş ışınlarını yansıtarak cilde ulaşmasına neden olabildiğine vurgu yapıyor. Dolayısıyla gölgede bulunmak koruyucu önlemleri tamamen bırakmak için yeterli bir gerekçe oluşturmuyor.</p>

<p><strong>Bulutlu havalarda da korunmaya devam edin</strong></p>

<p>Toplumda en sık yapılan hatalardan biri bulutlu havalarda riskin ortadan kalktığını düşünmek. “Oysa UV ışınlarının önemli bir bölümü bulut tabakasını aşabiliyor” uyarısında bulunan Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hava kapalı, yağmurlu ya da serin olsa bile cilt güneş ışınlarından etkilenmeye devam eder. Bu nedenle güneş koruyucu kullanımı yalnızca güneşli günlerle sınırlandırılmamalıdır.”</p>

<p><strong>Bol su içerek cildin savunmasını güçlendirin</strong></p>

<p>Güneş altında geçirilen zaman arttıkça vücudun sıvı kaybı da yükseliyor. Yeterli su tüketimi cildin nem dengesinin korumasına yardımcı olurken sıcak havanın oluşturduğu stresin etkilerini azaltabiliyor. Özellikle yaz aylarında susama hissi beklenmeden gün içinde düzenli aralıklarla su içilmesi büyük bir önem taşıyor.</p>

<p><strong>Yetersiz miktar ‘eksik koruma’ demek</strong></p>

<p>Güneş koruyucu ürünlerin etkili olabilmeleri için vücuda uygulama miktarı da son derece önemli. Ürünlerin yeterli kalınlıkta, ciltte katman oluşturacak şekilde ve ovalamadan uygulanması gerektiğini belirten Dr. Şenay Ağırgöl,<strong> </strong>“Bu miktar yüz, saçlı deri ve boyun bölgesi için yaklaşık bir tatlı kaşığı veya işaret ve orta parmak olmak üzere 2 parmak olmalıdır. Ense, dudak ile ayaküstü gibi güneş ışınlarının dik geldiği bu bölgeler de ihmal edilmemelidir” bilgisini veriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cildimizi güneşten etkin koruduğumuzun en önemli işareti ise ciltte güneş sonrası kızarıklık oluşmaması ve cilt tonunun değişmemesi.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/gunesin-zararli-isinlarina-karsi-8-kritik-kural</guid>
      <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 10:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781506838-d-r-e-n-a-y-a-i-r-g-l-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="55935"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kalp yetersizliği Türkiye'de neden artıyor?]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kalp-yetersizligi-turkiyede-neden-artiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kalp-yetersizligi-turkiyede-neden-artiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="563" src="https://kocaelioncucom.teimg.com/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781502593-yusuf-alt-nkaynak.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="700" /></p>

<p>Dünya genelinde yaşam süresinin uzaması ve tıp teknolojilerinin gelişmesi kronik hastalıkların seyrini değiştirirken, Türkiye çok farklı ve dikkat çekici bir sağlık paradoksuyla karşı karşıya. Avrupa ve Amerika’da kalp yetersizliği teşhis yaş ortalaması 70 civarındayken, ülkemizde bu sınırın 62’ye gerilemesi, tıp dünyasında "erken yorulan kalpler" alarmının verilmesine yol açıyor.</p>

<p>Peki, Avrupa’ya oranla daha genç bir nüfusa sahip olmamıza rağmen kalplerimiz neden daha erken yaşlanıyor? Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, Türkiye’deki bu artışın arkasındaki tıbbi ve çevresel faktörleri, erken teşhisin önemini ve yasal çerçevede bilinçlenmesi gereken noktaları aktarıyor.</p>

<p>RAKAMLARLA TÜRKİYE’NİN KALP SAĞLIĞI TABLOSU</p>

<p>Uluslararası saygın tıp dergileri ve Türk Kardiyoloji Derneği’nin güncel verileri, tablonun ciddiyetini açıkça ortaya koyuyor:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>2.7 Milyon Hasta:</strong> Türkiye'de şu an yaklaşık 2.7 milyon kişi kalp yetersizliğiyle yaşıyor ve bu sayı nüfusa oranla çok büyük bir halk sağlığı yükü oluşturuyor.</li>
 <li><strong>Yaşla Gelen Risk: </strong>Genel toplumda görülme sıklığı %2-3 seviyesindeyken, 70 yaş sonrasında bu oran %10’a çıkıyor. Nüfusumuz yaşlandıkça, bu oranın daha da katlanacağı öngörülüyor.</li>
 <li><strong>Ciddi Takip Şart:</strong> Teşhis sonrası dönemde hastaların düzenli takibi ve yaşam tarzı değişiklikleri hayati önem taşıyor; çünkü bu durum, pek çok kronik süreçten daha hassas bir klinik seyir sergileyebiliyor.</li>
</ul>

<p>KALP YETERSİZLİĞİ BİR SONUÇ HASTALIĞIDIR</p>

<p>Kalp yetersizliği; yüksek tansiyon, koroner arter hastalığı, geçirilmiş kalp krizi, kalp kapak hastalıkları, ritim bozuklukları ve diyabet gibi birçok sağlık sorununun uzun vadede oluşturduğu hasarın ardından gelişebilmektedir.</p>

<p>Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, "Kalp yetersizliği çoğu zaman aniden ortaya çıkan bir tablo değildir. Yıllar boyunca kalbi etkileyen risk faktörleri ve kronik hastalıkların birikimi sonucunda gelişebilir. Bu nedenle kalp yetersizliğini yalnızca bir hastalık olarak değil, birçok kalp-damar probleminin ortak sonucu olarak değerlendirmek gerekir" ifadelerini kullanıyor.</p>

<p>KALBİMİZİ ERKEN YORAN 3 BÜYÜK TEHDİT</p>

<p><strong>1. Modern Yaşamın Gizli Salgını ve Belirtilerin Ertelenmesi</strong></p>

<p>Toplumda en sık karşılaşılan hatalardan biri, kalbin verdiği sinyalleri yorgunluk ya da yaşlılık diyerek geçiştirmektir. Nefes darlığı, çabuk yorulma ve bacaklarda oluşan şişlikler (ödem), kalbin kanı pompalarken zorlandığının net habercileridir. Bu gizli belirtiler fark edildiği an bir kardiyoloji uzmanına başvurulması, sürecin ilerlemesini durdurmanın ilk adımıdır.</p>

<p><strong>2. Genç Kuşak ve Değişen Yaşam Kültürü</strong></p>

<p>Son yıllarda 35 yaş altı popülasyonda görülen kalp kası hassasiyetleri ve erken evre yetersizlik süreçleri, dijital sağlık platformlarında en çok araştırılan konular arasında. Z ve Millenyum kuşaklarında artan yoğun plaza stresi, düzensiz uyku kalıpları, aşırı enerji içeceği tüketimi, elektronik sigara kullanımı ve paketli/aşırı tuzlu gıdalardan oluşan beslenme alışkanlıkları, kalbin biyolojik yaşını kronolojik yaşının önüne geçiriyor.</p>

<p><strong>3. Pandemi ve Viral Etkiler</strong></p>

<p>Geçmiş dönemlerde geçirilen ağır viral enfeksiyonların kalp kasında yarattığı tablolara dair toplumdaki soru işaretleri hala güncelliğini koruyor. Enfeksiyonların kalp sağlığı üzerindeki uzun vadeli etkilerini yönetmenin yolu, spekülasyonlardan uzak durarak düzenli hekim kontrolleriyle kalbin fonksiyonel durumunu takip etmekten geçiyor.</p>

<p>NEFES DARLIĞI VE ÇABUK YORULMA HER ZAMAN YAŞA BAĞLI OLMAYABİLİR</p>

<p>Kalp yetersizliğinin erken belirtileri çoğu zaman başka nedenlere bağlanabilir. Günlük aktiviteler sırasında nefes nefese kalmak, merdiven çıkarken zorlanmak, çabuk yorulmak veya ayaklarda şişlik oluşması bazı kişiler tarafından yaşlanmanın doğal sonucu olarak değerlendirilebilir. Ancak bu belirtiler bazı durumlarda kalbin pompalama gücündeki azalmaya işaret edebiliyor.</p>

<p>Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, "Özellikle daha önce rahatlıkla yapılabilen günlük aktivitelerin giderek zorlaşması, efor kapasitesinin azalması ve nefes darlığının artması gibi durumlar göz ardı edilmemelidir. Bu belirtilerin altında farklı sağlık sorunları bulunabileceği gibi kalp yetersizliği de yer alabilir" diyor.</p>

<p>GENÇ YAŞLARDA GÖRÜLEN RİSK FAKTÖRLERİ DİKKAT ÇEKİYOR</p>

<p>Son yıllarda genç erişkinlerde görülen obezite, diyabet, yüksek tansiyon ve sigara kullanımındaki artış da kalp sağlığı açısından dikkatle izlenen konular arasında yer alıyor.</p>

<p>Yoğun iş temposu, düzensiz uyku alışkanlıkları, kronik stres, fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenme gibi faktörlerin uzun dönemde kalp ve damar sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceği belirtiliyor.</p>

<p>KALP SAĞLIĞINI KORUMADA ERKEN FARKINDALIK ÖNEMLİ</p>

<p>Uzmanlar; tansiyon, kan şekeri ve kolesterol düzeylerinin düzenli takip edilmesinin, sigaradan uzak durulmasının, fiziksel aktivitenin artırılmasının ve dengeli beslenme alışkanlıklarının kalp sağlığının korunmasına katkı sağlayabileceğini belirtiyor.</p>

<p>Kalp yetersizliği birçok durumda önlenebilir risk faktörleriyle ilişkilendirildiğinde, erken farkındalık ve düzenli sağlık kontrolleri büyük önem taşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uzm. Dr. Yusuf Altınkaynak, "Kalp yetersizliği gelişmeden önce risk faktörlerinin kontrol altına alınması, kalp sağlığının korunmasında en etkili yaklaşımlardan biridir. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları yalnızca kalp yetersizliği riskini değil, birçok kronik hastalığın görülme olasılığını da azaltmaya yardımcı olabilir" diyerek sözlerini tamamlıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kalp-yetersizligi-turkiyede-neden-artiyor</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781502762-kalp-krizine-karsi-onlem-alin-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="42565"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İmplant tedavisinde aynı gün yeni diş mümkün]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/implant-tedavisinde-ayni-gun-yeni-dis-mumkun</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/implant-tedavisinde-ayni-gun-yeni-dis-mumkun" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Diş kayıpları yalnızca estetik açıdan değil, ağız ve çene yapısının sağlıklı işleyişi açısından da önemli sorunlara yol açabiliyor. Günümüzde eksik dişlerin tedavisinde en güvenilir ve etkili yöntemlerin başında diş implantlarının geldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Kaybedilen diş kökünün yerine çene kemiğine yerleştirilen titanyum vidalar olarak tanımlanan diş implantları, gelişen teknoloji ve yüksek başarı oranları sayesinde artık rutin ve güvenilir tedaviler arasında yer alıyor” şeklinde konuştu.</strong></p>

<p>İmplant tedavisinde dikkat çeken gelişmelerden birinin de bazı hastalarda aynı gün yeni diş uygulanabilmesi olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Yerleştirilen implantın çene kemiğine ilk anda yeterli sağlamlıkla tutunduğu durumlarda bu yöntem güvenle tercih edilebiliyor. Her hasta için uygun olmasa da gerekli şartların sağlandığı vakalarda, kişiler tedavinin ardından yeni dişleriyle klinikten ayrılarak günlük yaşamlarına ve sosyal hayatlarına kısa sürede dönebiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Dijital planlama operasyon süresini kısaltıyor, başarıyı artırıyor </strong></p>

<p>Dijital planlama ve üç boyutlu (3D) ileri görüntüleme yöntemlerinin, hastaların çene ve kemik yapısının ayrıntılı değerlendirilmesini mümkün kıldığını dile getiren Tekkeli, “Böylece implantın kemiğe hangi açıyla ve ne kadar derinlikte yerleştirileceği, cerrahi başlamadan bilgisayar ortamında planlanabiliyor.</p>

<p>Rehberli cerrahi sayesinde uygun hastalarda geniş kesi ve dikiş ihtiyacı olmadan uygulama yapılabiliyor. Bu yöntem operasyon süresini kısaltırken iyileşme konforunu da artırıyor. Ancak bu teknik her hasta için standart bir seçenek olmadığından, kişinin genel sağlık durumu, çene kemiğinin yapısı ve ihtiyaçları doğrultusunda uygunluk olup olmadığı kontrol ediliyor” dedi.</p>

<p></p>

<p><strong>Kemik yetersizliği günümüzde implant için engel oluşturmuyor </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Geçmişte çene kemiğinde ciddi hacim kaybı bulunan hastalar için implant tedavisinin sınırlı kaldığını vurgulayan Tekkeli, “Günümüzde gelişen cerrahi yaklaşımlar sayesinde bu durum büyük ölçüde aşılabiliyor. Kemik miktarının yeterli olmadığı vakalarda, implant öncesinde veya implant uygulaması sırasında kemik grefti (kemik tozu) ve membran gibi destekleyici yöntemlerden yararlanılabiliyor. Bu uygulamalarla kemik dokusunun güçlendirilmesi hedeflenirken, implant tedavisinin sağlam ve uzun ömürlü sonuçlar vermesi için uygun altyapı oluşturulabiliyor” bilgilerini verdi.</p>

<p><strong>Diyabet, tedaviyi sekte uğratan faktörler arasında </strong></p>

<p>İmplant tedavisinde başarısızlığın çoğu zaman implantın vücut tarafından reddedilmesinden değil, implantın kemikle sağlıklı şekilde bütünleşmesini engelleyen çeşitli risk faktörlerinden kaynaklandığını dile getiren Tekkeli, “Biyouyumlu bir materyal olan titanyumun vücut tarafından kabul edilmemesi genellikle beklenmez. Ancak; kontrolsüz diyabet, bağışıklık sistemini etkileyen hastalıklar, kanser tedavileri, ileri derecede diş sıkma alışkanlığı, yetersiz ağız hijyeni ve ciddi kemik kayıpları tedavinin başarısını olumsuz etkileyebilir. Bu tür risklerin bulunmadığı hastalarda ise yeni nesil implant sistemleriyle oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor” dedi.</p>

<p><strong>İmplantın ömrünü tedavi sonrası bakım belirliyor</strong></p>

<p>Gelişen cerrahi teknikler sayesinde implant tedavisi sonrasında görülen ağrı, şişlik ve morluk gibi şikayetlerin önemli ölçüde azaldığının altını çizen Tekkeli, “Ancak tedavinin uzun vadeli başarısında cerrahi kadar tedavi sonrası bakım da kritik rol oynuyor. Hekimin önerdiği ilaçların düzenli kullanılması, ağız hijyenine özen gösterilmesi ve rutin diş hekimi kontrollerinin aksatılmaması implantların sağlıklı şekilde kullanılmasına katkı sağlıyor. Bunun yanında sigaradan uzak durulması, sistemik hastalıkların kontrol altında tutulması ve çene kapanışının doğru planlanması da implantların ömrünü etkileyen kritik faktörler arasında” dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/implant-tedavisinde-ayni-gun-yeni-dis-mumkun</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 12:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781511795-a-s-m-arzu-tekkeli-gorseli.jpg" type="image/jpeg" length="20083"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bu hastalık sinsice görme kaybına neden oluyor!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/bu-hastalik-sinsice-gorme-kaybina-neden-oluyor-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/bu-hastalik-sinsice-gorme-kaybina-neden-oluyor-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle ileri yaştaki kişilerde görme kaybının en önemli nedenleri arasında gösterilen sarı nokta hastalığı dünya genelinde milyonlarca insanı etkiliyor. 2020 yılında yaklaşık 196 milyon kişi sarı nokta hastalığıyla mücadele ederken, nüfusun yaşlanmasıyla birlikte bu sayının 2040 yılında 288 milyona çıkması bekleniyor.</p>

<p>Ülkemizde de benzer şekilde yaşlanan nüfus nedeniyle sarı nokta hastalığının sıklığı giderek artıyor. Tıp literatüründe "Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu" olarak adlandırılan hastalık, gözün retina tabakasında bulunan ve merkezi görmeyi sağlayan makula bölgesinin zamanla hasar görmesi sonucu gelişiyor. Hastalık ilerledikçe okuma, araç kullanma, yüz tanıma ve ayrıntıları seçme gibi durumlarda ciddi zorluklar ortaya çıkabiliyor.</p>

<p><strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin</strong>, son yıllarda geliştirilen yeni tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastada görme düzeyinin korunabildiğini, hatta bazı tablolarda görme kalitesinde belirli ölçüde iyileşme sağlanabildiğini belirterek, “Erken teşhis, sarı nokta hastalığının ilerlemesini yavaşlatmak ve görmeyi korumak için çok önemlidir. Başlangıç evrelerinde hastalık genellikle belirti vermediği için rutin göz muayeneleriyle erken teşhis edilirse yaşam tarzı değişiklikleri ve gerekli tedavilerle önlemler alınabilmektedir. Bu nedenle özellikle 50 yaş üzerinde olan ve ailesinde sarı nokta hastalığı bulunan kişilerin, herhangi bir şikâyetleri olmasa bile düzenli göz kontrollerini ihmal etmemeleri son derece önemlidir” diyor.</p>

<p><strong>Günlük yaşamı önemli ölçüde etkiliyor</strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığı, gözün arka kısmında bulunan retina tabakasının merkezindeki makula bölgesini etkileyen ve özellikle 50 yaş üzerindeki kişilerde görülen ilerleyici bir hastalık. Sarı nokta denmesinin sebebi ise bu bölgede yüksek ışık maruziyetine karşı korunma sağlanması amacıyla bolca lutein ve zeaksantin adlı sarı renkli pigmentler oluşması.</p>

<p>Makula; okuma, yazma, araç kullanma, yüzleri tanıma ve ince ayrıntıları seçme gibi merkezi görme işlevlerinden sorumlu oluyor. Bu bölgenin zarar görmesi sonucunda merkezi görmede bulanıklık, şekillerde bozulma veya görme kaybı ortaya çıkabiliyor. Belirtiler önce tek gözde oluşabilirken hastalık ilerleyip her iki gözü de tuttuğunda günlük yaşam önemli şekilde etkileniyor.</p>

<p>Hastalık ilerledikçe merkezi görme kaybının belirginleşmesi nedeniyle hastalarda önemli sorunlar yaşandığına vurgu yapan Prof. Dr. Özlem Şahin, “Bu tabloda hastalar okuma, yazma, araç kullanma, yüzleri tanıma ve düz çizgileri görme gibi durumlarda güçlük çekmektedir. Hastalık ileri evrede körlüğe varmasa da güvenli yürüyüşü zorlaştırmakta ve düşme riskini artırmaktadır. Ayrıca görme kaybının yarattığı sosyal izolasyon, depresyon ve bağımsız aktivitelerde azalma (yemek yapma, televizyon izleme vb.) yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilmektedir” diye konuşuyor.</p>

<p></p>

<p><strong>Görme yetisinde hızla azalma yaşanabiliyor</strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığı temel olarak kuru tip ve yaş tip olmak üzere iki ana gruba ayrılıyor. Hastaların büyük çoğunluğunda kuru tip geliştiğini anlatan Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, “Kuru tipte retina altında zamanla biriken ve drusen adı verilen birikintiler ile buna eşlik eden hücre kaybı sonucunda görme yetisi yavaşça azalmaktadır. İleri evrelerinde de coğrafik atrofi olarak adlandırılan ve retina hücrelerinde belirgin kayıp ve bunun sonucunda görme kalitesinde azalmayla seyreden tablo gelişebilmektedir” bilgisini veriyor.</p>

<p>“Yaş tip ise daha az görülmesine rağmen görme kaybından en sık sorumlu olan formudur” diyen Prof. Dr. Özlem Şahin, şu bilgileri veriyor: “Bu tipte retina altında anormal ve kırılgan yeni damarlar gelişmektedir. Bu damarlar sıvı veya kan sızdırarak makulanın yapısını bozabilmekte ve görmede haftalar, hatta günler içinde belirgin azalmaya neden olabilmektedir. Erken tanı ve zamanında tedavi, yaş tip sarı nokta hastalığında görmenin korunması açısından büyük önem taşımaktadır.”</p>

<p><strong>Sigara kullanımı riski yaklaşık 2 kat artırıyor!</strong></p>

<p></p>

<p>İlerleyen yaş sarı nokta hastalığının en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Görülme sıklığı özellikle 55 yaşından sonra belirgin olarak artıyor. Bunun yanı sıra sigara kullanımı, hipertansiyon, diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar sarı nokta hastalığının gelişme riskini anlamlı ölçüde artıran risk faktörleri arasında yer alıyor. Güncel çalışmalar sigara kullanımının riski yaklaşık iki kat artırdığını gösteriyor.</p>

<p>Ayrıca aile öyküsü ve bazı genetik varyasyonların da önemli risk faktörleri olarak kabul edildiğini aktaran Prof. Dr. Özlem Şahin, “Obezite, fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düşük antioksidan alımı gibi faktörlerin de katkıda bulunabileceği düşünülmekle birlikte bunların etkileri konusunda literatürde daha değişken sonuçlar bulunmaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Bu sorunları göz ardı etmeyin! </strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığı erken evrede genellikle belirti vermiyor veya belirtiler çok hafif seyrediyor. Bu nedenle hastalar sorunlarının yaşlılığa bağlı olduğunu düşünüyor. Hastalık ilerledikçe merkezi görmede bozulma başladığına işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, aşağıda yer alan belirtilerden birinin ortaya çıkması halinde zaman kaybetmeden göz hastalıkları uzmanına başvurulması gerektiğine dikkat çekiyor.</p>

<p>· Düz çizgilerin eğri veya dalgalı görünmesi</p>

<p>· Okuma sırasında harflerin bulanıklaşması</p>

<p>· Karşıya bakarken silik noktaların oluşması</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· Gölgelerin veya birbirine yakın renklerin ayırt edilmesinde güçlük</p>

<p>· Karanlıkta görmenin belirgin şekilde zorlaşması</p>

<p>· Işığa karşı hassasiyet artışı</p>

<p>· Görüntülerdeki detayların kaybolma hissi</p>

<p></p>

<p><strong>Tedaviden başarılı sonuçlar elde ediliyor</strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığının tanı sürecinde detaylı göz muayenesinin yanı sıra retina görüntüleme yöntemleri ve optik koherens tomografi gibi gelişmiş teknolojilerden faydalanılıyor. Bu sayede retina tabakasındaki değişiklikler ayrıntılı şekilde incelenebiliyor. Tedavinin temel hedefi ise mevcut görmeyi korumak ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak.</p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, hastalığın tipi ve evresinin uygulanacak tedaviyi belirlediğini anlatarak, “Kuru tip sarı nokta hastalığında vitamin ve mineral takviyeleri uygun hastalarda hastalığın ilerleme riskini yaklaşık yüzde 25 oranında azaltmaktadır. Ayrıca yeşil yapraklı sebzelerden zengin beslenme, omega-3 yağ asitlerinin tüketimi, düzenli egzersiz, tansiyon ve kolesterol kontrolü ile sigaranın bırakılması gibi yaşam tarzı değişiklikleri de önem taşımaktadır” diyor.</p>

<p>Son yıllarda ileri evre kuru tip hastaları için göz içi iğne tedavisinin de geliştirildiğini belirten Prof. Dr<strong>. </strong>Özlem Şahin,<strong> </strong>belirli aralıklarla göze uygulanan bu yöntemin hastalığın retina üzerindeki hasarının ilerleme hızını yavaşlatmaya yardımcı olabildiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Görme düzeyleri korunabiliyor, hatta… </strong></p>

<p>Yaş tip sarı nokta hastalığının tedavisinde ise göz içine enjeksiyonla uygulanan ilaçlar önemli bir yer tutuyor. Bu tedaviyle, retina altındaki anormal damar oluşumunun ve sıvı sızıntısının kontrol altına alınması hedefleniyor. Enjeksiyon tedavisi sayesinde hastaların görme düzeyleri korunabiliyor, hatta bazı hastalarda görme yeteneğinde iyileşme sağlanabiliyor. Prof. Dr. Özlem Şahin, “Son zamanlarda bu iğne tedavilerinin sıklığının azalmasında önemli gelişmeler yaşanmakla beraber, yılda 10-12’ye varan iğne sayıları görme keskinliğinin korunmasında önemli rol oynamaktadır” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşam alışkanlıkları koruyucu rol oynuyor</strong></p>

<p>Genetik kökeni ağır bastığından sarı nokta hastalığını önlemek her zaman mümkün olmasa da riski azaltmaya ve ilerlemesini yavaşlatmaya yardımcı olabilecek bazı önlemler bulunuyor. Prof. Dr. Özlem Şahin, bu önlemleri şöyle sıralıyor:</p>

<p>Özellikle sigara kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sağlıklı vücut ağırlığını korumak ve kardiyovasküler risk faktörlerini kontrol altında tutmak önem taşımaktadır. Ayrıca dengeli beslenme (yeşil yapraklı sebzeler, balıkta bulunan omega-3 yağları), kan basıncı/şeker/kolesterol kontrolü gibi sağlıklı yaşam tarzı faktörleri hastalığın gelişimini yavaşlatmaktadır. Uzun süreli güneş ışığına maruziyeti azaltmak için güneş gözlüğü kullanmak da retina sağlığını korumaya yardımcı olmaktadır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/bu-hastalik-sinsice-gorme-kaybina-neden-oluyor-1</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 11:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1780901382-p-r-o-f-d-r-z-l-e-m-a-h-n-1280-1024-1.jpg" type="image/jpeg" length="76156"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yazın yanlış ürün kullanımı cilt lekelerini tetikleyebilir]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/yazin-yanlis-urun-kullanimi-cilt-lekelerini-tetikleyebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/yazin-yanlis-urun-kullanimi-cilt-lekelerini-tetikleyebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında birçok kişi daha parlak, eşit tonlu ve lekesiz bir cilt görünümü elde etmek için bakım rutinini yoğunlaştırıyor. Ancak uzmanlar, özellikle sosyal medyada önerilen çok sayıda serum, asit ve aktif içerikli ürünün bilinçsizce bir arada kullanılmasının ciltte beklenen faydayı sağlamayabileceği konusunda uyarıyor.</p>

<p>Deri bariyerinin bozulmasıyla birlikte hassasiyet, tahriş ve güneş ışınlarına karşı artan duyarlılık gelişebiliyor. Bu durum da özellikle yazın cilt lekelerinin koyulaşmasına veya yeni lekelerin oluşmasına zemin hazırlayabiliyor. Dermatoloji uzmanları, sağlıklı ve eşit tonlu bir cilt için çok ürün kullanmak yerine doğru içerikleri doğru şekilde kullanmanın önemine dikkat çekiyor.</p>

<p>Memorial Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Zeynep Altan Ferhatoğlu, yaz öncesi cilt bakımında dikkat edilmesi gerekenler konusunda bilgi verdi.</p>

<p><strong>Yaz aylarında lekeler neden daha belirgin hale geliyor?</strong></p>

<p>Haziran aylarında UV indeksinin belirgin şekilde artmasıyla birlikte cildimizdeki melanosit adı verilen pigment hücreleri daha aktif çalışmaya başlar. Özellikle UVA ışınları derinin daha derin tabakalarına ulaşarak melanin üretimini artırır. Kış boyunca fark edilmeyen veya hafif seyreden pigment birikimleri bu dönemde daha görünür hale gelir. Ayrıca sıcaklık artışı, terleme, sürtünme ve ciltte oluşan inflamasyon da mevcut lekelerin koyulaşmasına neden olabilir.</p>

<p><strong>En büyük hata çok fazla içeriği bir arada kullanmak</strong></p>

<p>Yaz döneminde daha hızlı sonuç almak isteyen birçok kişi aynı anda birden fazla serum, asit ve retinol içeren ürünü kullanmaya başlar. Ancak bu yaklaşım cilt bariyerinin bozulmasına, hassasiyet gelişmesine ve güneşe karşı duyarlılığın artmasına neden olabilir. Sonuç olarak ciltte tahriş, lekelerde koyulaşma ve yeni pigmentasyon sorunları ortaya çıkabilir.</p>

<p>Özellikle yüksek oranlı AHA ve BHA asitleri ile retinol veya retinal içeren ürünlerin bilinçsiz şekilde kombinlenmesi yaz döneminde ciddi problemlere yol açabilmektedir. Cilt bakımında daha fazla ürün kullanmak her zaman daha iyi sonuç anlamına gelmez. Önemli olan doğru içerikleri doğru zamanda ve doğru şekilde kullanmaktır.</p>

<p><strong>Sosyal medyadaki doğal olarak sunulan tariflere dikkat!</strong></p>

<p>Limon, karbonat, elma sirkesi veya diş macunu gibi ürünlerle yapılan “doğal leke tedavileri” bilimsel olarak desteklenmemektedir. Üstelik bu uygulamalar ciddi tahrişe yol açarak lekelerin daha da koyulaşmasına neden olabilir. Özellikle limon sürüldükten sonra güneşe çıkılması, fitofotodermatit adı verilen ciddi reaksiyonlarla sonuçlanabilir.</p>

<p>Bazı pigment değişiklikleri yalnızca kozmetik bir sorun olmayabilir. Ani başlayan, hızla büyüyen, renk değiştiren veya düzensiz sınırlara sahip lekeler mutlaka dermatolojik değerlendirme gerektirir. Özellikle asimetri, kanama, kaşıntı ve hızlı büyüme gibi belirtiler varsa vakit kaybetmeden bir dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>Telefon ve bilgisayar ekranları lekeleri etkiliyor mu?</strong></p>

<p>Mavi ışığın özellikle melazmaya yatkın bireylerde pigmentasyonu artırabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak burada asıl önemli olan yalnızca telefon ekranları değil, toplam görünür ışık maruziyeti ve şehir yaşamının oluşturduğu oksidatif strestir. Bu nedenle özellikle lekeye yatkın kişilerde demir oksit içeren renkli güneş koruyucular fayda sağlayabilir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Beslenme ve yaşam tarzı da lekeleri etkiliyor</strong></p>

<p>Cilt sağlığı yalnızca kullanılan ürünlerle ilgili değildir. Aşırı şeker tüketimi, sigara kullanımı, kronik stres ve düzensiz uyku ciltte oksidatif stresi artırarak pigmentasyon sorunlarının daha belirgin hale gelmesine neden olabilir. Özellikle melazma gibi kronik leke problemlerinde yaşam tarzı faktörleri tedavi başarısını doğrudan etkileyebilmektedir.</p>

<p><strong>Leke tedavisinde zamanlama önemli</strong></p>

<p>Leke tedavisinde doğru zamanlama son derece önemlidir. Çünkü birçok tedavi yöntemi cildi güneşe karşı daha hassas hale getirir. Yaz döneminde bazı dermatolojik işlemler güvenle uygulanabilirken bazı uygulamalar leke riskini artırabilir.</p>

<p>Nem odaklı medikal bakımlar, mezoterapi, PRP ve düşük irritasyonlu antioksidan uygulamalar yaz aylarında daha güvenli seçenekler arasında yer alır. Buna karşılık derin kimyasal peelingler, fraksiyonel CO2 lazerler ve agresif soyucu işlemler pigmentasyon riskini artırabileceği için daha dikkatli planlanmalıdır. Yaz aylarında işlem yapılacaksa etkili güneş koruması vazgeçilmezdir.</p>

<p>Son yıllarda pikosaniye lazerler, thulium ve non-ablatif fraksiyonel lazer sistemleri, traneksamik asit mezoterapileri ve kombine antioksidan uygulamaları sık tercih edilen yöntemler arasında yer almaktadır. C vitamini ve niasinamid kombinasyonları da destek tedavilerinde önemli rol oynar. Ayrıca daha kontrollü aktif içerik kullanımını esas alan “skin cycling” yaklaşımı son dönemde oldukça ilgi görmektedir.</p>

<p><strong>Yaz aylarında cildiniz için olmazsa olmazlar…</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yaz aylarında bakım rutininin karmaşık olmasına gerek yoktur. Önerdiğimiz temel yaklaşım; nazik bir temizleyici, antioksidan içerikli bir serum ve geniş spektrumlu SPF 50+ güneş koruyucu kullanılmasıdır.</p>

<p>Buna ek olarak cilt bariyerini destekleyen bir nemlendirici de rutinin önemli parçalarından biridir. Niasinamid, C vitamini, azelaik asit, seramid ve hyaluronik asit gibi içerikler yaz döneminde güvenle tercih edilebilir.</p>

<p>Lekeleri tedavi etmek çoğu zaman onları oluşmadan önlemekten daha zordur. Bu nedenle düzenli güneş koruyucu kullanımı, şapka ve gözlük gibi fiziksel koruyuculardan yararlanılması, öğle saatlerinde güneşten kaçınılması ve bilinçsiz aktif içerik kullanımından uzak durulması büyük önem taşır. Güneş hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır, ancak cildimiz için aramıza mesafe koymamız gerekir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/yazin-yanlis-urun-kullanimi-cilt-lekelerini-tetikleyebilir</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 10:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781506639-do-dr-zeynep-altan-ferhato-lu-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="23509"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fonksiyonel tıp hastalığın değil, nedenin peşine düşüyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/fonksiyonel-tip-hastaligin-degil-nedenin-pesine-dusuyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/fonksiyonel-tip-hastaligin-degil-nedenin-pesine-dusuyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Fonksiyonel tıp, son yıllarda sağlık alanında daha sık gündeme gelen ve bireyin sağlık durumuna bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşan bir model olarak öne çıkıyor. </strong></p>

<p>Klasik tıbbın hastalığın tanısı ve tedavisine odaklanan yaklaşımına ek olarak, bu yaklaşımın kişinin neden hastalandığını anlamayı hedeflediğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Fonksiyonel tıp yaşam tarzı alışkanlıkları ile sağlık arasındaki ilişkiyi değerlendirir. Beslenme düzeni, uyku kalitesi, stres düzeyi, fiziksel aktivite, bağırsak sağlığı ve kronik inflamasyon gibi birçok faktör fonksiyonel tıbbın temel değerlendirme alanları arasında yer alır” açıklamasında bulundu.</p>

<p>Modern tıbbın yerine geçen bir yöntem olmayan fonksiyonel tıp, özellikle yaşam tarzı ve metabolik süreçlerle ilişkili kronik hastalıklarda destekleyici bir rol üstlenir. Obezite, insülin direnci, tip 2 diyabet, hipertansiyon, yağlı karaciğer hastalığı, irritabl bağırsak sendromu, migren ve bazı otoimmün hastalıklarda bu yaklaşımın daha sık gündeme geldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emine Dündar, “Beslenme, hareket, uyku ve çevresel faktörlerin sağlık üzerindeki etkilerini birlikte değerlendirir. Düzensiz beslenme, hareketsizlik, kronik stres ve yetersiz uyku; inflamasyon, bağırsak sağlığı, hormonal denge ve enerji metabolizması üzerinde belirleyici olabilir. Fonksiyonel yaklaşım, bu etkenleri bütüncül bir bakış açısıyla ele alır. Amaç, kişinin beslenme düzenini, uyku kalitesini ve günlük alışkanlıklarını iyileştirerek sağlık yönetiminde daha aktif rol üstlenmesini sağlamaktır” dedi.</p>

<p><strong>Aynı hastalığın nedeni herkeste farklı olabilir</strong></p>

<p>Fonksiyonel tıbbın temelinde yer alan kök neden analizi, aynı hastalığın farklı kişilerde farklı nedenlerle ortaya çıkabileceği anlayışına dayanıyor. Hastalığın yalnızca sonuçlarına değil, gelişim sürecine de odaklanan bu yaklaşımın kişiye özel değerlendirme imkânı sunduğunu belirten Dündar, “Aynı tanıyı alan iki kişide hastalığa yol açan faktörler birbirinden farklı olabilir. Bir hastada hareketsizlik ve insülin direnci ön plandayken, başka bir hastada uyku bozukluğu veya kronik stres daha belirleyici olabilir. Benzer durum kronik yorgunluk için de geçerlidir. Sabah yorgun uyanmanın arkasında uyku düzensizliği, kronik stres ya da hücresel enerji üretimiyle ilgili sorunlar yer alabilir. Bu nedenle fonksiyonel yaklaşım, her bireyin sağlık durumunu kendi koşulları içinde değerlendirerek kişiye özgü bir yol haritası oluşturmayı hedefler” dedi.</p>

<p></p>

<p><strong>Bağırsak sağlığı ve ruh hali arasında bir güçlü bağlantı var</strong></p>

<p>Bağırsak mikrobiyotası ile beyin arasındaki ilişkinin son yıllarda tıp dünyasında yoğun şekilde araştırıldığını dile getiren Dündar, “Bağırsak-beyin ekseni olarak adlandırılan bu sistem, bağırsak bakterileri, bağışıklık sistemi ve beyin arasında güçlü bir iletişim ağı bulunduğunu gösteriyor. Bağırsak sağlığının; stres yanıtı, ruh hali, uyku düzeni ve kaygı düzeyi üzerinde etkili</p>

<p>olduğu düşünülüyor. Ayrıca kronik inflamasyon, düzensiz beslenme ve mikrobiyotadaki değişimlerin depresyon ve kaygı bozukluklarıyla ilişkili olabileceğine dair bilimsel veriler giderek artıyor. Ancak depresyon ve kaygı bozuklukları biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları bulunan karmaşık sağlık sorunlarıdır. Bu nedenle psikiyatri desteği, psikoterapi ve gerekli durumlarda ilaç tedavisi büyük önem taşır. Fonksiyonel yaklaşım ise beslenme, uyku, fiziksel aktivite, bağırsak sağlığı ve stres yönetimini destekleyerek bu sürece katkı sağlayabilir” dedi.</p>

<p></p>

<p><strong>Fonksiyonel tıpta testler kadar yaşam alışkanlıkları da önemli</strong></p>

<p>Fonksiyonel tıpta mikrobiyota analizleri, gıda intolerans testleri ve gelişmiş hormon analizleri gibi değerlendirmelerden yararlanılabildiğini paylaşan Dündar, “Ancak bu testler tek başına anlam taşımaz. Sonuçların hastanın şikayetleri, muayene bulguları ve standart laboratuvar değerlendirmeleriyle birlikte ele alınması gerekir. Benzer şekilde vitamin ve mineral destekleri de yalnızca hekim önerisi doğrultusunda ve ihtiyaç halinde kullanılmalıdır. Kontrolsüz takviye kullanımı sağlık açısından risk oluşturabilir” dedi.</p>

<p>Detoks kavramına da gerçekçi yaklaşmak gerektiğinin altını çizen Dündar, “Vücudun doğal arınma sistemi zaten karaciğer ve diğer organlar tarafından yürütülür. Bu süreci desteklemenin yolu ise ultra işlenmiş gıdaları azaltmak, aşırı şeker tüketiminden kaçınmak, yeterli uyumak, gün ışığından yararlanmak ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları geliştirmektir” bilgilerini verdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sağlık kararlarında sosyal medyaya değil bilime güvenin</strong></p>

<p>Fonksiyonel tıbbın temelinde kanıta dayalı tıp yaklaşımının yer aldığını vurgulayan Dündar, “Sosyal medyada sıkça karşılaşılan mucize diyetler, detoks programları, kontrolsüz takviye kullanımı ve bilimsel geçerliliği olmayan testlere karşı dikkatli olunmalı. Sağlıkla ilgili kararların mutlaka hekim değerlendirmesi ve bilimsel veriler doğrultusunda alınması şart. Fonksiyonel tıbbın temel hedeflerinden biri, kişilerin sürdürülebilir ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları geliştirmesine destek olmaktır” dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/fonksiyonel-tip-hastaligin-degil-nedenin-pesine-dusuyor</guid>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 18:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/a-s-m-emine-dundar-gorseli-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="88138"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Geçmeyen boyun ağrılarınızı görmezden gelmeyin!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/gecmeyen-boyun-agrilarinizi-gormezden-gelmeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/gecmeyen-boyun-agrilarinizi-gormezden-gelmeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Boyun fıtığı yetişkinlerde boyun ağrısının yaygın nedenleri arasında yer alıyor. Hastalığın şiddeti hafiften şiddetliye ve hatta yaşamı tehdit edici düzeye kadar değişebiliyor.</p>

<p>Boyun fıtığı özellikle, uzun süre masa başında, bilgisayar ekranı karşısında uzun zaman geçiren banka devlet daireleri gibi yerlerde çalışanlarda; diş hekimi, santral görevlisi gibi bazı meslek gruplarında yaptığı iş gereği sık görülüyor.</p>

<p>Ayrıca genetik olarak kasları zayıf olanlarda, spor yapmayan kişilerle, bedenen ağır iş yapan inşaat işçiliği gibi meslek gruplarında boyun fıtığı ile daha fazla karşılanıyor.</p>

<p>Memorial Antalya Hastanesi Beyin, Sinir, Omurga ve Omurilik Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Mahmut Akyüz, boyun fıtığı ve tedavisi hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Kol ve ellerde kuvvet kaybına neden olabilir</strong></p>

<p>Boyun fıtığı aynı bel fıtığı gibi omur kemikleri arasında amortisör görevi gören jel kıvamındaki disklerin yırtılarak, çevrelerindeki omurilik ve sinir köklerine bası yapmasıyla ortaya çıkar. Fıtık hangi seviyede ise bu seviye uyan ve etkilenen sinir kökü alanında kaslarda zedelenmeler ve ağrı olur.</p>

<p>Fıtık hangi seviyede ise bu seviyeye uyan ve etkilenen sinir kökü alanında kaslarda ağrı gelişir. Eğer sadece tek bir sinir etkilenmiş ise, kolda, el ve parmaklara kadar vuran ağrı, sızlama, karıncalanma, eğer ciddi bası varsa kol ve ellerde kuvvet kaybı izlenir. Bundan bir aşama daha ileri gider ve omurilik sıkışırsa bu bulgulara ek olarak ayaklarda da karıncalanma yanma, uyuşma, yürüme zorluğu idrar ve büyük abdesti kaçırma gibi şikayetler ortaya çıkar. Burada oluşan hasar nadir de olsa zamanla vücut tarafından onarılabilir.</p>

<p><strong>Tedavi kişinin şikayetlerine göre şekillenir</strong></p>

<p>Boyun fıtığında şikayetlerin oluş şekli ve hikayesinin tam olarak öğrenilmesi, ayrıntılı nörolojik muayene, uygun radyolojik incelemeler ve gerekli olan durumlarda uygulanan sinir elektrosu tetkiki (EMG) ile tanı konur. Boyun fıtığında tedavinin kişinin ağrıdan etkilenme derecesi, muayene ve radyolojik bulgular ve beklentilerine göre ayarlanması gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ufak ve sinir basısı oluşturmayan fıtıklarda yaşam konforunu artırmaya ve ağrıyı azaltmaya yönelik fizik tedavi, egzersiz, kaplıca ve medikal masaj tedavileri uygulanabilir. Bunların tedavi edici özelliğinden çok rahatlatıcı ve zaman kazandırıcı fonksiyonları vardır. Kimi zaman yıllar içinde küçülme ihtimali ortaya çıkar. Bunların dışındaki alternatif tedaviler çekme, lazer ve ozon tedavisi gibi yöntemlerin riskleri olabilir ancak etkinliği yoktur.</p>

<p><strong>Ameliyatı son çare olarak görmek doğru değil</strong></p>

<p>İlaç, istirahat ve diğer tedavi yöntemleri ile rahatlamayan ya da nörolojik belirtileri olan hastalara cerrahi tedavi yöntemleri önerilir. Uygun hastaya, uygun zamanda ve doğru girişimin yapılması önemlidir. Son çare olarak cerrahi tedaviye gitmek veya son aşamaya gelinceye kadar beklemek doğru değildir ve mikrocerrahinin etkinliğini düşürür.</p>

<p>Boyun fıtığında mikrocerrahi güvenilir ve başarılı bir tedavi yöntemidir. Ameliyat 2 cm’lik kesilerden, özel ameliyat mikroskobu ile yapılır ve ortalama 2 saat sürer. Ameliyatın 2. haftasındaki kişiler normal yaşantılarına rahatlıkla dönebilirler.</p>

<p><strong>Ameliyattan sonra düzenli egzersiz önemli</strong></p>

<p>Hastalar, başarılı bir operasyondan sonra yaşantılarındaki risk faktörlerinden olabildiğince uzaklaşmalı, düzenli ve istikrarlı egzersiz programlarına mutlaka uymalıdır. Ameliyat sonrası yapılan egzersizler sonucu destekler.</p>

<p>Ayrıca kilo azaltılması, düzenli egzersiz programları, fizik tedavi gibi yardımcı tedbirlere başvurulması önemlidir. Bu operasyonlardan sonra haftada 3 gün 1’er saatlik egzersiz programları, elde edilen başarılı sonucu destekleyecektir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/gecmeyen-boyun-agrilarinizi-gormezden-gelmeyin</guid>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 17:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781250088-prof-dr-mahmut-aky-z-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="37652"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yoğun iş temposunda sağlıklı beslenme düzeni için 10 öneri]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/yogun-is-temposunda-saglikli-beslenme-duzeni-icin-10-oneri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/yogun-is-temposunda-saglikli-beslenme-duzeni-icin-10-oneri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yoğun iş temposu, dengeli ve düzenli beslenmeyi sürdürmeyi birçok kişi için zorlaştırıyor. Toplantılar, uzun çalışma saatleri ve yolda geçen zaman nedeniyle öğünlerin sıklıkla aksayabildiğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Bu yoğunluk sonucunda öğün atlama, günü yalnızca kahveyle geçirme, akşam saatlerinde fazla yeme ve işlenmiş gıdalara yönelme gibi alışkanlıklar ortaya çıkabiliyor. Oysa gün içinde yeterli protein, lif ve su tüketmek; enerji seviyesini, odaklanmayı ve kilo kontrolünü destekliyor. Uzun süre aç kalmak ise tatlı isteğini artırırken porsiyon kontrolünü zorlaştırabiliyor” dedi.</strong></p>

<p>Hızlı iş temposuna sahip kişiler için her gün aynı saatlerde kahvaltı, öğle ve akşam yemeği tüketmek çoğu zaman mümkün olmayabiliyor. Bu nedenle katı kurallar yerine sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları geliştirmek daha önemli diyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Buradaki temel hedef, gün boyunca vücudu uzun süre aç bırakmadan gerekli besin öğelerini karşılayabilmek. Çantada ya da ofis çekmecesinde bulundurulabilecek yoğurt, kefir, taze meyve, çiğ kuruyemiş veya tam tahıllı sandviç gibi seçenekler pratik çözümler arasında. Protein ve lif açısından zengin bu ara öğünler, kan şekerinin daha dengeli seyretmesine yardımcı olurken enerji düşüşlerini azaltıyor ve akşam saatlerinde ortaya çıkabilen aşırı yeme eğiliminin önüne geçebiliyor” bilgilerini verdi.</p>

<p><strong>Yoğun iş temposunda sağlıklı beslenmeyi sürdürebilmek için 10 tavsiye:</strong></p>

<p>1. Enerji düşüşü yaşandığında şekerli atıştırmalıklar yerine protein ve lif içeren ara öğünler tercih edin.</p>

<p>2. Kahve tüketiminde miktar kontrolünü koruyun. Kahvenin yanında şekerli bisküvi, çikolata veya hamur işleri yerine daha dengeli seçeneklere yönelin.</p>

<p>3. Her fincan kahvenin yanında bir bardak su içerek günlük sıvı alımını destekleyin.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>4. İş yemekleri ve sosyal buluşmalarda “ya hep ya hiç” yaklaşımı yerine porsiyon kontrolüne odaklanın.</p>

<p>5. Menü seçerken kızartmalar yerine ızgara, fırın veya haşlama yöntemleriyle hazırlanan yemekleri tercih edin.</p>

<p>6. Tabağın yarısını sebzelerle tamamlayın, sosları ayrı isteyin ve karbonhidrat porsiyonlarını sınırlandırın.</p>

<p>7. Tatlı isteği geldiğinde önce gerçekten aç olup olmadığınızı değerlendirin. Su içmek, kısa bir yürüyüş yapmak veya nefes molası vermek bu istekle baş etme noktasında yardımcı olabilir.</p>

<p>8. Alışveriş yaparken “fit”, “light” veya “şekersiz” ifadelerine güvenmeyin. Ürünün içerik listesini ve eklenmiş şeker miktarını kontrol edin. Protein ve lif açısından zengin ürünleri tercih edin.</p>

<p>9. Alışverişe aç çıkmamaya özen gösterin. Açlık hissi plansız ve yüksek kalorili seçimleri artırabilir.</p>

<p>10. Hafta sonu kısa bir hazırlık yaparak sebzeleri doğrayın, baklagilleri porsiyonlayın ve sağlıklı alternatifleri hazır bulundurun. Böylece yoğun günlerde plansız ve sağlıksız seçimlerin önüne geçebilirsiniz.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/yogun-is-temposunda-saglikli-beslenme-duzeni-icin-10-oneri</guid>
      <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 14:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/a-s-m-derya-eren-gorseli-1280-960-1.jpg" type="image/jpeg" length="87377"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bağırsak florasında bozulma kolon kanseri riskini genç yaşlara taşıyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/bagirsak-florasinda-bozulma-kolon-kanseri-riskini-genc-yaslara-tasiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/bagirsak-florasinda-bozulma-kolon-kanseri-riskini-genc-yaslara-tasiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kolon ve rektum kanserleri, yani kolorektal kanserler, uzun yıllar daha çok ileri yaş hastalığı olarak biliniyordu. Ancak son yıllarda bu kanserlerin genç yetişkinlerde daha sık görülmesi dikkat çekiyor.</p>

<p>Güncel araştırmalar, bazı bağırsak bakterilerinin ürettiği “kolibaktin” adlı toksinin, özellikle genç yaşta görülen kolorektal kanserlerde DNA hasarıyla ilişkili izler bırakabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Memorial Göztepe Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Süleyman Günay, kolorektal kanserlerde erken tanının önemine dikkat çekerek endoskopik tedavi yöntemlerinden biri olan ESD ile ilgili bilgi verdi.</p>

<p><strong>Bu belirtileri göz ardı etmeyin!</strong></p>

<p>Özellikle genç yetişkinlerde makattan kanama çoğu zaman hemoroid olarak değerlendirilmekte, dışkılama düzenindeki değişiklikler ise stres ya da beslenme düzensizliğiyle ilişkilendirilebilmektedir. Oysa genç yaşta olmak, kolorektal kanser riskinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez.</p>

<p>Son yıllarda 45 yaş altındaki yetişkinlerde özellikle rektal kanserle ilgili artışlar dikkat çekmektedir. Bu nedenle makattan kanama ya da dışkılama alışkanlığındaki değişiklikler “basit bir sorun” olarak görülmemeli; dışkıda kan, açıklanamayan kansızlık, kilo kaybı, yeni başlayan kabızlık veya ishal gibi bulgular da ciddiye alınmalıdır.</p>

<p><strong>Risk faktörleri yalnızca genetik değil</strong></p>

<p>Kolorektal kanserlerde genetik yatkınlık önemli bir faktör olsa da hastalık yalnızca genetik nedenlerle açıklanmamaktadır. Aşırı kilo, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, ultra işlenmiş gıdaların sık tüketilmesi ve bağırsak florasını etkileyen çevresel faktörler de risk üzerinde etkili olabilmektedir.</p>

<p>Gereksiz antibiyotik kullanımı da bağırsak mikrobiyotasında dengesizliğe yol açarak sindirim sistemi sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bağırsak florasıyla ilgili son araştırmalarda kolibaktin adlı toksinin öne çıkması, sindirim sistemi sağlığının korunmasının önemini bir kez daha göstermektedir.</p>

<p><strong>Belirti beklemeden tarama yaptırın</strong></p>

<p>Kolorektal kanserde erken tanı, tedavi başarısını doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle hiçbir şikayet olmasa bile özellikle 45 yaşından sonra kolonoskopi taraması yapılması önerilmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ailesinde kolon ya da rektum kanseri öyküsü olanlar veya alarm belirtileri yaşayan kişilerde ise tarama yaşı hekim tarafından daha erken planlanabilir. Kolonoskopi yalnızca kanseri erken yakalamak için değil, kanser gelişmeden önce riskli polipleri saptayıp çıkarmak için de önemli bir yöntemdir. Böylece bazı vakalarda kanser gelişimi başlamadan önlenebilir.</p>

<p><strong>Erken evrede kesi olmadan tedavi mümkün</strong></p>

<p>Kolorektal kanser ya da sindirim sistemindeki bazı riskli lezyonlar erken evrede yakalandığında, her zaman büyük bir ameliyat gerekmemektedir. Endoskopik Submukozal Diseksiyon yani ESD, uygun hastalarda tümörlü ya da kanserleşme riski taşıyan dokunun herhangi bir kesi yapılmadan endoskopik olarak çıkarılmasını sağlar.</p>

<p>ESD işleminde ağızdan ya da makattan girilen ince bir endoskop kullanılır. Karında kesi açılmaz. Yalnızca hastalıklı alan hedeflenir, sağlıklı organ dokusu mümkün olduğunca korunur. Hastalıklı doku milimetrik hassasiyetle çevresinden ayrılır ve tek parça halinde çıkarılır.</p>

<p><strong>Hasta konforu ve organ koruyucu tedavi ön planda</strong></p>

<p>ESD işlemi sonrası süreç hastalar açısından genellikle daha konforludur. Çoğu hasta aynı gün ya da kısa süreli takip sonrasında taburcu edilebilir. Günlük yaşama ve işe dönüş süresi klasik cerrahiye göre daha kısa olabilir.</p>

<p>Özellikle kalın bağırsak ve rektum lezyonlarında organ koruyucu yaklaşımlar yaşam kalitesi açısından büyük önem taşır. Ancak ESD her hastaya uygulanabilen bir yöntem değildir. Bu tedavinin başarısı doğru hasta seçimine, lezyonun erken evrede saptanmasına ve işlemi gerçekleştiren ekibin deneyimine bağlıdır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/bagirsak-florasinda-bozulma-kolon-kanseri-riskini-genc-yaslara-tasiyor</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 14:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781069909-do-dr-s-leyman-g-nay-1280-960-1.jpg" type="image/jpeg" length="54583"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Adet ağrısının gerçek sebebini 3 yıl sonra öğrendi]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/adet-agrisinin-gercek-sebebini-3-yil-sonra-ogrendi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/adet-agrisinin-gercek-sebebini-3-yil-sonra-ogrendi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="559" src="https://kocaelioncucom.teimg.com/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1780657033-prof-dr-yilmaz-guzel-780-915-1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="700" /></p>

<p>Sayısız doktor ziyareti, tahlil ve incelemeye rağmen, karın bölgesindeki şiddetli ağrının kaynağı 3 yıl boyunca çözülemeyen 42 yaşındaki G.Ç’ye, her 100 kadından 15’inde görülen “Adenomyozis” teşhisi kondu. G.Ç., İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Güzel’in teşhisinin ardından uygulanan cerrahi tedaviyle sağlığına kavuştu.</p>

<p>Karın bölgesinde şiddetli ağrılar yaşayan, 42 yaşındaki G.Ç.’nin hikayesi üç yıl öncesine uzanıyor. Bu süre içinde fizik tedaviden genel cerrahiye, ürolojiden kadın hastalıkları ve doğuma, algolojiden romatolojiye kadar pek çok bölüme başvuran genç kadın, hastalığının teşhisi konamadığı için ağrılarından da kurtulamadı.</p>

<p>Karın ağrısının yanı sıra halsizlik ve yorgunluk gibi şikayetler de yaşayan G.Ç., son olarak farklı bir uzman görüşü almak için gittiği <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi</strong>’nde, <strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı </strong><strong>Prof. Dr. Yılmaz Güzel</strong>’in yaptığı muayene sonrasında hastalığının “Adenomyozis” olduğunu öğrendi. Cerrahi tedavinin ardından şikayetleri son bulan G.Ç. yeniden sağlıklı günlerine döndü.</p>

<p><strong>“ADET AĞRISI DEYİP GEÇMEYİN”</strong></p>

<p>Yaşadığı ağrının daha önce geçirdiği batın ameliyatlarından kaynaklandığını düşünerek ilk olarak genel cerrahiye başvurduğunu söyleyen G.Ç., MR'dan ilaçlı tomografiye, endoskopiden kolonoskopiye kadar tüm tetkiklerinin yapıldığını ancak hepsinin temiz çıktığını anlattı.</p>

<p>Durumunun psikolojik ya da İBS (İrritabl Bağırsak Sendromu) olabileceği düşünülerek özel bir diyetle tedavi edilse de, 2025 yılı eylül ayında ağrıları giderek arttı. Yaşadığı sürecin ağırlığıyla 44 kiloya kadar düşen genç kadın o süreci şu sözlerle anlatıyor:</p>

<p>Ağrılarım artık ağrı özelliğini de aşarak adeta bir acıya dönüşmüştü. Tekrar bir eğitim araştırma hastanesinin gastroenteroloji bölümüne başvurdum. Yine pek çok inceleme yapıldı. Hatta o dönem kadın hastalıkları ve doğum polikliniklerindeki rutin smear testleri ile ultrason görüntülemelerime de bakıldı. Hepsi temiz çıktı. Bu kez ‘Nutcracker Sendromu’ olasılığı göz önünde bulundurularak kalp ve damar cerrahisine yönlendirildim.</p>

<p>Kalp ve damar cerrahisi bölümü, FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) hastalığından şüphelendiği için romatoloji bölümüne de başvuran G.Ç. son olarak, farklı bir uzmana danışmak amacıyla ziyaret ettiği Prof. Dr. Yılmaz</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Güzel’in yaptığı muayene sonucunda hastalığının ne olduğunu öğrendi. Rahim iç tabakasındaki dokunun, rahim kas duvarı içinde anormal büyümesi sonucu oluşan bir hastalık olan adenomyozisin nedeni tam olarak bilinmese de kaynağının hormonal ve doğum öyküleriyle ilişkili olduğu tahmin ediliyor. Regl dönemlerinde şiddetli ağrılara ve kanamalara yol açabilen bu hastalıkta, cerrahi tedavi seçeneğinin yanı sıra erken dönemde ilaç ve hormon tedavileri de kullanılıyor.</p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Güzel</strong>, yaşanan süreç ve uyguladıkları tedavi hakkında şu bilgileri paylaştı:</p>

<p>Adenomyozis, toplumda her 100 kadının 15’inde gördüğümüz bir sorun. İki önemli bulgusu var; birincisi ağrı, diğeri ise fazla miktarda kanamalı regl sancısı. Hastamızda sadece ağrı vardı. Geç kalınması nedeniyle cerrahi tedavi uyguladık ve tüm adenomyozis odaklarını temizledik. Hastamızın ağrıları geçti ve günlük hayatına yeniden döndü.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Yılmaz Güzel, erken tanıya dikkat çekerek şunları söyledi:</strong></p>

<p>Eğer ağrı şikâyetinin başladığı ilk zamanlarda hastalığın teşhisi konsaydı, hastamız belki de çok basit bir ilaç ya da iğne tedavisiyle bu sorundan kurtulabilecek, bu kadar zaman sıkıntı çekmeyecekti. Kadın hastalarımıza regl sancısı konusunda dikkatli olmalarını tavsiye ediyoruz.</p>

<p>Ağrının altında yatan neden çok önemli. Bazen çok basit bir neden olur ve onu çok rahat tedavi edebiliriz. Ancak bazen de bu ağrı ileride size çok büyük sorunlar çıkaracak bir nedenin küçük bir sinyali olabilir. O sinyali alıyorsanız mutlaka bir hekime danışarak kontrollerinizi ihmal etmeyin. Çünkü dediğim gibi ağrı tek başına çok ufak ya da çok büyük bir hastalığın bulgusu olabilir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/adet-agrisinin-gercek-sebebini-3-yil-sonra-ogrendi</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 13:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1780990104-shutterstock-2327677899.jpg" type="image/jpeg" length="25613"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Milyonlarca kadını etkileyen PCOS'un adı değişiyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/milyonlarca-kadini-etkileyen-pcosun-adi-degisiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/milyonlarca-kadini-etkileyen-pcosun-adi-degisiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadınlarda en sık görülen hormonal bozukluklardan biri olan ve milyonlarca kişiyi etkileyen Polikistik Over Sendromu’nda (PCOS) önemli bir değişiklik yaşandı. </strong></p>

<p>Uzun yıllardır bu isimle bilinen hastalık, artık Poliendokrin Metabolik Over Sendromu (PMOS) olarak adlandırılacak. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Zeynep Yılmaz bu değişikliğin nedenini şu şekilde özetliyor, “Bu durum yalnızca yumurtalıklarla ilgili bir sorun değil, tüm vücudu etkileyebilen metabolik ve hormonal bir tablo. Bu nedenle isim değişikliği, tanı ve tedavi süreçlerinin iyileştirilmesi açısından farkındalık yaratacak kıymetli bir adım” şeklinde konuştu.</p>

<p>PMOS’u yalnızca üreme sağlığıyla ilişkilendirmek, diyabet ve kalp hastalığı gibi uzun vadeli risklerin gözden kaçmasına ve etkili tedavinin gecikmesine neden olabiliyor. Eski isimde yer alan “polikistik” ifadesinin hastalığın yalnızca yumurtalıklardaki kistlerle ilgili olduğu algısını yarattığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Zeynep Yılmaz, “Oysa overlerde görülen yapılar patolojik kistler değil, olgunlaşmamış yumurta kesecikleri. PMOS; hormonal, metabolik ve ruhsal sağlık dahil vücudun birçok sistemini etkileyen bir durum. Bu nedenle yeni isim, hastalığın kapsamını daha doğru yansıtıyor” dedi.</p>

<p><strong>Ciddiye alınmayan belirtiler şikayetlerin devam etmesine yol açıyor</strong></p>

<p>Bu isim ve yaklaşım değişikliğiyle teşhis ve tedavinin iyileşmesi, geciken teşhislerin azalması, metabolik taramaların, yaşam tarzı değişikliklerinin ve uzun vadeli risk yönetiminin teşvik edilmesinin amaçlandığının altını çizen Yılmaz, “Yalnızca over odaklı bakış; kan şekeri, insülin ve lipid profili gibi metabolik taramaların ihmal edilmesine, yaşam tarzı değişiklikleri, kilo yönetimi ve uzun vadeli risk azaltma stratejilerinin göz ardı edilmesine yol açabiliyor. Ayrıca kilo alma, yorgunluk ve ruh hali değişiklikleri gibi belirtiler ‘sadece jinekolojik’ görülerek yeterince ciddiye alınmayabiliyor ve bu durum yetersiz tedaviye neden olabiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Normal overlere sahip kadınlarda da PMOS görülebiliyor</strong></p>

<p>Adet düzensizliği, kilo artışı veya akne gibi belirtilerin sıklıkla stres, ergenlik ya da kilo sorunu olarak değerlendirilerek göz ardı edildiğine değinen Yılmaz, “Hastalık metabolik ve hormonal bir durum olmasına rağmen çoğu zaman yalnızca yumurtalıklarla ilişkilendiriliyor ve ultrason bulgularına odaklanılıyor.</p>

<p>Oysa polikistik over görüntüsü tanı için zorunlu değil, birçok kadında görülmeyebildiği gibi normal overlere sahip kişilerde de PMOS bulunabiliyor. Ayrıca belirtilerin farklı uzmanlık alanları kapsamında ayrı ayrı değerlendirilmesi, hastalığın bütüncül yapısının gözden kaçmasına ve tanının gecikmesine yol açabiliyor. Bu nedenle birçok kadın ancak gebe kalmakta zorlandığında tanı alabiliyor” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının payı büyük</strong></p>

<p>PMOS yönetiminde yaşam tarzı değişikliklerinin önemli bir yer tuttuğunu vurgulayan Yılmaz, “Kılavuzlara göre beslenmede tek bir ‘en iyi’ diyet yok. Akdeniz diyeti, düşük glisemik indeksli beslenme ve dengeli kalori kısıtlaması gibi yaklaşımlar etkili bulunurken, işlenmiş gıdaların azaltılması, protein ve liften zengin sebzelerin tüketiminin artırılması öneriliyor. Düzenli egzersiz, kaliteli ve yeterli uyku, stres yönetimi ve sürdürülebilir alışkanlıklar da hastalığın yalnızca semptomlarını değil, insülin direnci gibi kök nedenlerini hedeflediği için PMOS yönetiminin temel taşları arasında yer alıyor” dedi.</p>

<p><strong>PMOS’un etkileri adet düzensizliğiyle sınırlı değil </strong></p>

<p>PMOS’un en sık görülen belirtilerinin; adet düzensizliği, aşırı tüylenme, akne, yağlı cilt, saç dökülmesi, kilo artışı ve kilo vermede zorluk olarak sıralanabileceğini belirten Yılmaz, “Yumurtlama bozukluğuna bağlı olarak gebe kalmada güçlük yaşanabilirken, bazı kadınlarda boyun ve koltuk altı gibi bölgelerde cilt koyulaşması da görülebiliyor. Ayrıca yorgunluk, ruh hali değişiklikleri, anksiyete, depresyon, uyku problemleri ve insülin direncine bağlı şikayetler de bu belirtilere eşlik edebiliyor” açıklamasında bulundu.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/milyonlarca-kadini-etkileyen-pcosun-adi-degisiyor</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 12:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1781000712-a-s-m-zeynep-yilmaz-gorseli.jpg" type="image/jpeg" length="27144"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kalp çarpıntısında ihmale gelmez 8 sinyal!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kalp-carpintisinda-ihmale-gelmez-8-sinyal</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kalp-carpintisinda-ihmale-gelmez-8-sinyal" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modern yaşamın yol açtığı düzensiz uyku alışkanlıkları, sigara, yoğun stres, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, kronik hastalıklar ve aşırı kafein tüketimi gibi etkenler kalp sağlığını olumsuz etkiliyor. Özellikle son yıllarda giderek yaygınlaşan uykusuzluk sorunu, kalp ritminde bozulmalara ve çarpıntı şikayetlerine zemin hazırlayabiliyor.</p>

<p><strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mert İlker Hayıroğlu,</strong> çoğu zaman önemsenmeyen uyku apnesi ve horlama problemlerinin de uzun vadede ciddi ritim bozukluklarına yol açabildiğini belirterek “Kalp çarpıntısı, günümüzde yalnızca yetişkinlerde değil, gençlerde hatta çocuk yaş grubunda da daha sık görülüyor. Bilimsel çalışmalar; uyku düzenindeki bozuklukların, uyku apnesi ve horlama gibi sorunların kalp ritmini olumsuz etkileyebildiğini gösteriyor. Kalp çarpıntısı bazı durumlarda müdahale gerektiren önemli ritim bozukluklarının habercisi olabiliyor” diyor.</p>

<p>Kalp çarpıntısının her zaman ciddi bir hastalık anlamına gelmediğini ancak bazı belirtilerle birlikte görülmesi halinde mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Hayıroğlu, kalp çarpıntısında ihmale gelmez 8 sinyali anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p>· <strong>Göğüs ağrısı</strong></p>

<p>Kalp çarpıntısıyla birlikte göğüste baskı, sıkışma ya da ağrı hissedilmesi kalp-damar hastalıklarının habercisi olabiliyor. Özellikle ağrının kola, sırta veya çeneye yayılması riskli durumlara işaret edebiliyor.</p>

<p>· <strong>Nefes darlığı</strong></p>

<p>Çarpıntıyla birlikte nefes almakta zorlanılması, kalbin yeterince verimli çalışamadığını gösterebiliyor. Merdiven çıkarken ya da kısa yürüyüşlerde bile nefes nefese kalınması dikkat gerektiriyor.</p>

<p>· <strong>Baş dönmesi ve bayılma hissi</strong></p>

<p>Kalp ritmindeki bozukluklar beyne giden kan akışını etkileyebiliyor. Bu nedenle çarpıntıyla birlikte baş dönmesi, göz kararması ya da bayılma hissi yaşanması durumunda kardiyoloji uzmanına başvurmakta fayda var.</p>

<p>· <strong>Soğuk terleme</strong></p>

<p>Aniden başlayan yoğun terleme bazı kalp problemlerinde görülebiliyor. Özellikle çarpıntıyla birlikte gelişen soğuk terleme acil değerlendirme gerektirebiliyor.</p>

<p>· <strong>Halsizlik ve aşırı yorgunluk</strong></p>

<p>Kişinin kendini normalden çok daha yorgun hissetmesi, günlük aktivitelerde bile zorlanması kalbin düzensiz çalıştığını düşündürebiliyor. Bu nedenle herhangi bir aktivite olmadan ortaya çıkan halsizlik ve aşırı yorgunluk şikayetlerini ihmal etmemek gerekiyor.</p>

<p>· <strong>Nabzın düzensiz hissedilmesi</strong></p>

<p>Kalbin bazen çok hızlı, bazen de düzensiz atıyormuş gibi hissedilmesi ritim bozukluklarının işareti olabiliyor. Prof. Dr. Hayıroğlu, özellikle sık tekrar eden düzensizliklerde kontrolün şart olduğunu belirtiyor.</p>

<p>· <strong>Çarpıntının uzun sürmesi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Birkaç saniyelik kısa çarpıntılar çoğu zaman geçici nedenlerden kaynaklanabiliyor. Ancak dakikalarca süren ya da sık sık tekrarlayan çarpıntılar ileri inceleme gerektirebiliyor.</p>

<p>· <strong>Dinlenirken ortaya çıkması</strong></p>

<p>Egzersiz ya da heyecan olmadan, özellikle istirahat halinde gelişen çarpıntıların, bazı kalp ritim bozukluklarına işaret edebildiğini belirten Prof. Dr. Hayıroğlu, bu durumda mutlaka doktora başvurulması gerektiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Kalp ritmi bozukluğunda yeni nesil tedavi </strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mert İlker Hayıroğlu, günümüzde teknoloji ve tıp alanındaki hızlı gelişmeler sayesinde kalp ritim bozukluklarına çok daha erken ve doğru şekilde tanı konulabildiğini belirterek yeni nesil tedavi yaklaşımlarına yönelik şöyle konuşuyor:</p>

<p>Son yıllarda ritim bozukluklarına daha sık ve daha erken tanı koyabiliyoruz. Üç boyutlu haritalama sistemleri sayesinde kalpteki ritim bozukluğunun kaynağını daha net tespit edebiliyoruz ve uzun vadede daha yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz.</p>

<p>Kısa vadede önemsenmeyen bazı ritim bozuklukları, ani ölüme neden olmasa da, uzun dönemde diyabet ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların zemininde kalp yetmezliğine yol açabiliyor. Bu nedenle artık beklemeden müdahale etmeyi tercih ediyoruz.</p>

<p>Tedavide pil ihtiyacı yoksa, hastaların büyük bir kısmında ablasyon yöntemleri uygulanabiliyor. Üç boyutlu haritalama sistemleri sayesinde işlem sırasında minimum radyasyon kullanılıyor ve anestezi desteğiyle daha güvenli bir tedavi süreci sağlanıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kalp-carpintisinda-ihmale-gelmez-8-sinyal</guid>
      <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 11:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1780986644-prof-dr-mert-lker-hay-ro-lu-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="94989"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Skolyozda erken tanı çocukların geleceğini koruyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl binlerce çocuk ve genç, fark edilmeden ilerleyen bir omurga eğriliğiyle yaşamını sürdürüyor. Çoğu zaman yalnızca küçük bir duruş bozukluğu ya da omuz hizasındaki hafif bir farklılık gibi görünen skolyoz, erken tanı konulmadığında yaşam kalitesini ciddi biçimde etkileyebilen önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uzmanlar, özellikle büyüme çağındaki çocuklarda erken teşhis ve düzenli takibin, cerrahi gereksinimini azaltabildiğini ve tedavi başarısını önemli ölçüde artırdığını vurguluyor. Memorial Şişli Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Doç. Dr. İlknur Saral, skolyozun nedenleri ve modern tedavileri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Genellikle hızlı büyüme döneminde ortaya çıkan bir durum</strong></p>

<p>Skolyoz; omurganın sağa ya da sola doğru eğrilmesinin yanı sıra kendi ekseni etrafında dönmesiyle ortaya çıkan üç boyutlu bir omurga deformitesi olarak tanımlanır. Genellikle hızlı büyüme döneminde ortaya çıkan bu durum, özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda daha sık görülür. Hastalık çoğu zaman ağrıya neden olmadığı için uzun süre fark edilmeyebilir. Bu nedenle uzmanlar, ailelerin çocuklarının duruş gelişimini dikkatle gözlemlemesinin büyük önem taşıdığına dikkat çekmektedir.</p>

<p><strong>Basit belirtiler önemli bir sorunun habercisi olabilir</strong></p>

<p>Skolyozun ilk belirtileri çoğu zaman günlük yaşam içinde fark edilmesi zor küçük değişikliklerle ortaya çıkar. Bir omzun diğerine göre daha yüksek görünmesi, kürek kemiklerinden birinin belirginleşmesi, kalça seviyelerinde eşitsizlik, kıyafetlerin vücutta asimetrik durması ya da öne eğilince sırtın bir tarafında kabarıklık oluşması en sık karşılaşılan bulgular arasında yer alır.</p>

<p>Erken dönemde tespit edilen eğriliklerde ameliyatsız tedavi seçeneklerinin çok daha etkili sonuç verir. Özellikle büyüme gelişiminin devam ettiği çocuklarda uygulanan kişiye özel egzersiz programları, fizyoterapi yaklaşımları ve modern korse uygulamaları sayesinde eğriliğin ilerleme riski önemli ölçüde azaltır.</p>

<p><strong>“Ağrı yoksa sorun yok” düşüncesi yanlış</strong></p>

<p>Toplumda skolyozun yalnızca sırt ağrısıyla ilişkilendirilmesi nedeniyle pek çok aile çocuklarında sorun olmadığını düşünebilir. Oysa skolyoz çoğu zaman sessiz ilerleyen bir tablo oluşturur. İlerleyici omurga eğrilikleri; duruş bozukluklarının yanı sıra ileri dönemlerde solunum kapasitesinde azalma, hareket kısıtlılığı, kas dengesizlikleri ve psikososyal sorunlara kadar uzanan geniş bir etki alanında etkiler.</p>

<p>Özellikle ergenlik dönemindeki çocuklarda beden algısının büyük önem taşır. Bunun için omurga deformitelerinin özgüven üzerinde de olumsuz etkiler oluşturabilir. Bu nedenle skolyozun yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik yönüyle de değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Radyasyon endişesine karşı yeni nesil teknolojiler</strong></p>

<p>Skolyoz tanı ve takip sürecinde en sık kullanılan yöntemlerden biri röntgen görüntüleme sistemleri olur. Ancak büyüme çağındaki çocukların düzenli aralıklarla tekrar eden X-ışınına maruz kalması, ailelerde haklı bir endişe oluşturabilmektedir.</p>

<p>Özellikle uzun takip gerektiren hastalarda radyasyon maruziyetinin azaltılması, günümüz tıbbının önemli gündem başlıklarından biri haline gelmektedir. Teknolojide yaşanan gelişmeler sayesinde artık skolyoz değerlendirmelerinde radyasyonsuz takip yöntemleri daha yaygın biçimde kullanılabilir.</p>

<p>Üç boyutlu yüzey tarama sistemleri ve gelişmiş postüranaliz teknolojileri, omurgadaki eğriliklerin ve vücut asimetrilerinin detaylı şekilde incelenmesine olanak sağlıyor. Bu sistemler, kişinin anatomik yapısını dijital ortamda analiz ederek omurga üzerindeki değişimleri radyasyon kullanmadan değerlendirebilmektedir. Uzmanlar, bu teknolojilerin özellikle çocuk ve ergen hastalarda büyük avantaj sunduğunu belirtiyor. Radyasyon içermeyen sistemler sayesinde hem güvenli hem de tekrarlanabilir takip yapılabilmektedir. Böylece tedavi sürecindeki ilerleme daha hassas şekilde gözlemlenirken gereksiz görüntüleme ihtiyacının da önüne geçilebilmektedir.</p>

<p><strong>Erken tanı, cerrahi ihtimalini azaltabiliyor</strong></p>

<p>Skolyoz tedavisinde en önemli unsurun erken teşhistir. Eğrilik henüz düşük derecelerdeyken başlanan takip ve rehabilitasyon süreci, omurganın ilerleyici deformasyonunu durdurmada kritik rol oynar. Günümüzde gelişen fizik tedavi uygulamaları, omurgaya özel egzersiz yaklaşımları ve ergonomik korse teknolojileri sayesinde pek çok çocuk ameliyata ihtiyaç duymadan sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlar.</p>

<p>En önemli nokta, skolyozu mümkün olduğunca erken dönemde fark etmektir. Çünkü omurga eğriliği ilerledikçe tedavi seçenekleri sınırlandırarak cerrahi müdahale gereksinimini artırabilir. Bu nedenle okul çağındaki çocukların düzenli duruş kontrollerinden geçirilmesi ve ailelerin gözlemci olması büyük önem taşır.</p>

<p><strong>Çocuğunuzun duruşuna dikkatle bakın</strong></p>

<p>Ailelerin çocuklarının günlük duruş alışkanlıklarını dikkatle gözlemlemeleri gerekir. Basit gibi görünen küçük bir asimetri ya da omuz dengesizliği, ileride ciddi sonuçlar doğurabilecek bir omurga eğriliğinin ilk işareti olabilmektedir.</p>

<p>Erken tanı, doğru takip ve gelişen teknolojilerin sunduğu güvenli yöntemlerle skolyozun kontrol altına alınabilmesini ve çocukların geleceğinin hem omurga sağlığı hem de yaşam kalitesi açısından önemli bir konfor sağlamaktadır. Çünkü bazen bir çocuğun duruşundaki küçük bir ayrıntı, tüm yaşamını değiştirecek kadar önemli sonuçlar doğurabilmektedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor</guid>
      <pubDate>Tue, 09 Jun 2026 11:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1780983946-do-dr-lknur-saral-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="53011"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bu hastalık sinsice görme kaybına neden oluyor!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/bu-hastalik-sinsice-gorme-kaybina-neden-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/bu-hastalik-sinsice-gorme-kaybina-neden-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle ileri yaştaki kişilerde görme kaybının en önemli nedenleri arasında gösterilen sarı nokta hastalığı dünya genelinde milyonlarca insanı etkiliyor. 2020 yılında yaklaşık 196 milyon kişi sarı nokta hastalığıyla mücadele ederken, nüfusun yaşlanmasıyla birlikte bu sayının 2040 yılında 288 milyona çıkması bekleniyor.</p>

<p>Ülkemizde de benzer şekilde yaşlanan nüfus nedeniyle sarı nokta hastalığının sıklığı giderek artıyor. Tıp literatüründe "Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu" olarak adlandırılan hastalık, gözün retina tabakasında bulunan ve merkezi görmeyi sağlayan makula bölgesinin zamanla hasar görmesi sonucu gelişiyor. Hastalık ilerledikçe okuma, araç kullanma, yüz tanıma ve ayrıntıları seçme gibi durumlarda ciddi zorluklar ortaya çıkabiliyor.</p>

<p><strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin</strong>, son yıllarda geliştirilen yeni tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastada görme düzeyinin korunabildiğini, hatta bazı tablolarda görme kalitesinde belirli ölçüde iyileşme sağlanabildiğini belirterek, “Erken teşhis, sarı nokta hastalığının ilerlemesini yavaşlatmak ve görmeyi korumak için çok önemlidir. Başlangıç evrelerinde hastalık genellikle belirti vermediği için rutin göz muayeneleriyle erken teşhis edilirse yaşam tarzı değişiklikleri ve gerekli tedavilerle önlemler alınabilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle özellikle 50 yaş üzerinde olan ve ailesinde sarı nokta hastalığı bulunan kişilerin, herhangi bir şikâyetleri olmasa bile düzenli göz kontrollerini ihmal etmemeleri son derece önemlidir” diyor.</p>

<p><strong>Günlük yaşamı önemli ölçüde etkiliyor</strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığı, gözün arka kısmında bulunan retina tabakasının merkezindeki makula bölgesini etkileyen ve özellikle 50 yaş üzerindeki kişilerde görülen ilerleyici bir hastalık. Sarı nokta denmesinin sebebi ise bu bölgede yüksek ışık maruziyetine karşı korunma sağlanması amacıyla bolca lutein ve zeaksantin adlı sarı renkli pigmentler oluşması.</p>

<p>Makula; okuma, yazma, araç kullanma, yüzleri tanıma ve ince ayrıntıları seçme gibi merkezi görme işlevlerinden sorumlu oluyor. Bu bölgenin zarar görmesi sonucunda merkezi görmede bulanıklık, şekillerde bozulma veya görme kaybı ortaya çıkabiliyor. Belirtiler önce tek gözde oluşabilirken hastalık ilerleyip her iki gözü de tuttuğunda günlük yaşam önemli şekilde etkileniyor.</p>

<p>Hastalık ilerledikçe merkezi görme kaybının belirginleşmesi nedeniyle hastalarda önemli sorunlar yaşandığına vurgu yapan Prof. Dr. Özlem Şahin, “Bu tabloda hastalar okuma, yazma, araç kullanma, yüzleri tanıma ve düz çizgileri görme gibi durumlarda güçlük çekmektedir.</p>

<p>Hastalık ileri evrede körlüğe varmasa da güvenli yürüyüşü zorlaştırmakta ve düşme riskini artırmaktadır. Ayrıca görme kaybının yarattığı sosyal izolasyon, depresyon ve bağımsız aktivitelerde azalma (yemek yapma, televizyon izleme vb.) yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilmektedir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Görme yetisinde hızla azalma yaşanabiliyor</strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığı temel olarak kuru tip ve yaş tip olmak üzere iki ana gruba ayrılıyor. Hastaların büyük çoğunluğunda kuru tip geliştiğini anlatan Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, “Kuru tipte retina altında zamanla biriken ve drusen adı verilen birikintiler ile buna eşlik eden hücre kaybı sonucunda görme yetisi yavaşça azalmaktadır. İleri evrelerinde de coğrafik atrofi olarak adlandırılan ve retina hücrelerinde belirgin kayıp ve bunun sonucunda görme kalitesinde azalmayla seyreden tablo gelişebilmektedir” bilgisini veriyor.</p>

<p>“Yaş tip ise daha az görülmesine rağmen görme kaybından en sık sorumlu olan formudur” diyen Prof. Dr. Özlem Şahin, şu bilgileri veriyor:</p>

<p>Bu tipte retina altında anormal ve kırılgan yeni damarlar gelişmektedir. Bu damarlar sıvı veya kan sızdırarak makulanın yapısını bozabilmekte ve görmede haftalar, hatta günler içinde belirgin azalmaya neden olabilmektedir. Erken tanı ve zamanında tedavi, yaş tip sarı nokta hastalığında görmenin korunması açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Sigara kullanımı riski yaklaşık 2 kat artırıyor!</strong></p>

<p>İlerleyen yaş sarı nokta hastalığının en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Görülme sıklığı özellikle 55 yaşından sonra belirgin olarak artıyor. Bunun yanı sıra sigara kullanımı, hipertansiyon, diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar sarı nokta hastalığının gelişme riskini anlamlı ölçüde artıran risk faktörleri arasında yer alıyor. Güncel çalışmalar sigara kullanımının riski yaklaşık iki kat artırdığını gösteriyor.</p>

<p>Ayrıca aile öyküsü ve bazı genetik varyasyonların da önemli risk faktörleri olarak kabul edildiğini aktaran Prof. Dr. Özlem Şahin, “Obezite, fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düşük antioksidan alımı gibi faktörlerin de katkıda bulunabileceği düşünülmekle birlikte bunların etkileri konusunda literatürde daha değişken sonuçlar bulunmaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Bu sorunları göz ardı etmeyin! </strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığı erken evrede genellikle belirti vermiyor veya belirtiler çok hafif seyrediyor. Bu nedenle hastalar sorunlarının yaşlılığa bağlı olduğunu düşünüyor.</p>

<p>Hastalık ilerledikçe merkezi görmede bozulma başladığına işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, aşağıda yer alan belirtilerden birinin ortaya çıkması halinde zaman kaybetmeden göz hastalıkları uzmanına başvurulması gerektiğine dikkat çekiyor.</p>

<p>· Düz çizgilerin eğri veya dalgalı görünmesi</p>

<p>· Okuma sırasında harflerin bulanıklaşması</p>

<p>· Karşıya bakarken silik noktaların oluşması</p>

<p>· Gölgelerin veya birbirine yakın renklerin ayırt edilmesinde güçlük</p>

<p>· Karanlıkta görmenin belirgin şekilde zorlaşması</p>

<p>· Işığa karşı hassasiyet artışı</p>

<p>· Görüntülerdeki detayların kaybolma hissi</p>

<p><strong>Tedaviden başarılı sonuçlar elde ediliyor</strong></p>

<p>Sarı nokta hastalığının tanı sürecinde detaylı göz muayenesinin yanı sıra retina görüntüleme yöntemleri ve optik koherens tomografi gibi gelişmiş teknolojilerden faydalanılıyor. Bu sayede retina tabakasındaki değişiklikler ayrıntılı şekilde incelenebiliyor. Tedavinin temel hedefi ise mevcut görmeyi korumak ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak.</p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, hastalığın tipi ve evresinin uygulanacak tedaviyi belirlediğini anlatarak, “Kuru tip sarı nokta hastalığında vitamin ve mineral takviyeleri uygun hastalarda hastalığın ilerleme riskini yaklaşık yüzde 25 oranında azaltmaktadır. Ayrıca yeşil yapraklı sebzelerden zengin beslenme, omega-3 yağ asitlerinin tüketimi, düzenli egzersiz, tansiyon ve kolesterol kontrolü ile sigaranın bırakılması gibi yaşam tarzı değişiklikleri de önem taşımaktadır” diyor.</p>

<p>Son yıllarda ileri evre kuru tip hastaları için göz içi iğne tedavisinin de geliştirildiğini belirten Prof. Dr<strong>. </strong>Özlem Şahin,<strong> </strong>belirli aralıklarla göze uygulanan bu yöntemin hastalığın retina üzerindeki hasarının ilerleme hızını yavaşlatmaya yardımcı olabildiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Görme düzeyleri korunabiliyor, hatta… </strong></p>

<p>Yaş tip sarı nokta hastalığının tedavisinde ise göz içine enjeksiyonla uygulanan ilaçlar önemli bir yer tutuyor. Bu tedaviyle, retina altındaki anormal damar oluşumunun ve sıvı sızıntısının kontrol altına alınması hedefleniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Enjeksiyon tedavisi sayesinde hastaların görme düzeyleri korunabiliyor, hatta bazı hastalarda görme yeteneğinde iyileşme sağlanabiliyor. Prof. Dr. Özlem Şahin, “Son zamanlarda bu iğne tedavilerinin sıklığının azalmasında önemli gelişmeler yaşanmakla beraber, yılda 10-12’ye varan iğne sayıları görme keskinliğinin korunmasında önemli rol oynamaktadır” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşam alışkanlıkları koruyucu rol oynuyor</strong></p>

<p>Genetik kökeni ağır bastığından sarı nokta hastalığını önlemek her zaman mümkün olmasa da riski azaltmaya ve ilerlemesini yavaşlatmaya yardımcı olabilecek bazı önlemler bulunuyor.</p>

<p>Prof. Dr. Özlem Şahin, bu önlemleri şöyle sıralıyor:</p>

<p>Özellikle sigara kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sağlıklı vücut ağırlığını korumak ve kardiyovasküler risk faktörlerini kontrol altında tutmak önem taşımaktadır. Ayrıca dengeli beslenme (yeşil yapraklı sebzeler, balıkta bulunan omega-3 yağları), kan basıncı/şeker/kolesterol kontrolü gibi sağlıklı yaşam tarzı faktörleri hastalığın gelişimini yavaşlatmaktadır. Uzun süreli güneş ışığına maruziyeti azaltmak için güneş gözlüğü kullanmak da retina sağlığını korumaya yardımcı olmaktadır.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/bu-hastalik-sinsice-gorme-kaybina-neden-oluyor</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 10:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/06/1780901382-p-r-o-f-d-r-z-l-e-m-a-h-n-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="79466"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
