<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Kocaeli Öncü - ÖNCÜ HABER</title>
    <link>https://www.kocaelioncu.com</link>
    <description>Haberde Öncü Yayıncılık</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.kocaelioncu.com/rss/saglik" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2026. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 01 Oct 2026 06:09:19 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/rss/saglik"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Çocuklardaki göğüs deformitelerini ihmal etmeyin]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/cocuklardaki-gogus-deformitelerini-ihmal-etmeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/cocuklardaki-gogus-deformitelerini-ihmal-etmeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kunduracı göğüs ve güvercin göğüs olarak bilinen göğüs deformiteleri, özellikle büyüme ve ergenlik döneminde daha belirgin hale gelebiliyor. Göğüs kafesindeki şekil bozuklukları yalnızca estetik bir sorun oluşturmazken; nefes darlığı, göğüs ağrısı, çabuk yorulma ve egzersiz kapasitesinde azalma gibi şikâyetlere de neden olabiliyor.</p>

<p>Memorial Bahçelievler Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Murat Akkuş, göğüs deformitelerinin erken değerlendirilmesinin önemine dikkat çekerek tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>GÖĞÜS KEMİĞİ İÇERİ YA DA DIŞARI DOĞRU ŞEKİLLENEBİLİR</strong></p>

<p>Göğüs deformiteleri çoğunlukla çocukluk döneminde fark edilse de özellikle ergenlikteki hızlı büyüme sırasında daha belirgin hale gelebilmektedir. “Büyüyünce geçer”, “Spor yapınca geçer” veya “Yüzme yaparsa düzelir” gibi yanlış bilgiler, deformitelerin zamanında değerlendirilmesini ve gerekli durumlarda tedavi edilmesini geciktirebilmektedir. Birçok kişide deformite hafif seyredebilmekte ve herhangi bir belirtiye yol açmamaktadır.</p>

<p>Ancak gözle görülür şekilde fark edilen deformitelere nefes darlığı, göğüs ağrısı, çabuk yorulma, egzersiz kapasitesinde düşüş ve çarpıntı gibi şikâyetler eşlik edebilmektedir. İleri derecedeki kunduracı göğüs vakalarında göğüs kemiği, kalp ve akciğerler üzerinde baskı oluşturabilmektedir. Ancak bazı çocuklar bu baskıyı fark etmeyerek fiziksel kapasitelerinin düşük olduğunu düşünebilmektedir.</p>

<p><strong>Sadece görüntü değil, yaşam kalitesi de etkileniyor</strong></p>

<p>Göğüs deformiteleri bazı kişilerde fiziksel belirtilerin yanı sıra psikolojik ve sosyal etkilere de yol açabilmektedir. Göğüs görünümü nedeniyle özellikle ergenlik döneminde özgüven sorunları ve beden algısıyla ilgili kaygılar ortaya çıkabilmektedir. Bu durum çocukların psikolojik gelişimini ve sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilmektedir.</p>

<p><strong>Belirti varsa doktora başvurulmalı</strong></p>

<p>Göğüs kafesinde içe doğru çökme veya dışa doğru belirgin bir çıkıntı fark edilmesi ve özellikle nefes darlığı, göğüs ağrısı, çabuk yorulma ya da egzersiz sırasında performans düşüklüğü gibi şikâyetlerin eşlik etmesi halinde göğüs deformiteleri konusunda deneyimli bir göğüs cerrahisi uzmanına başvurulması önem taşımaktadır.</p>

<p>Tanı, kişinin klinik değerlendirmesi ve gerekli durumlarda görüntüleme yöntemleriyle konulmaktadır. Tedavi yaklaşımı ise deformitenin türü ve derecesi, hastanın yaşı ve eşlik eden şikâyetlere göre kişiye özel olarak belirlenmektedir.</p>

<p><strong>Uygun çocuklarda korse ile ameliyatsız tedavi mümkün</strong></p>

<p>Tedavi seçenekleri deformitenin özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. İçe çökme şeklinde görülen kunduracı göğsünde takip ve fizik tedavinin yanı sıra uygun hastalarda vakum cihazı veya cerrahi tedavi seçenekleri değerlendirilebilmektedir.</p>

<p>Cerrahi tedavi gereken hastalarda, göğüs kemiğinin normal konumuna getirilmesini sağlayan minimal invaziv Nuss yöntemi öne çıkmaktadır. Cerrahi tedavide deformitedeki düzelme ameliyat sonrasında belirgin hale gelirken, vakum tedavisinde hedeflenen düzelmenin sağlanması 6 ay ile 2 yıl arasında sürebilmektedir.</p>

<p>Göğüs kafesinin dışa doğru belirginleşmesiyle ortaya çıkan güvercin göğsünde ise deformitenin derecesine ve hastanın yaşına göre kişiye özel göğüs korsesi olarak adlandırılan ortez uygulamaları veya cerrahi tedavi seçenekleri gündeme gelmektedir.</p>

<p>Özellikle çocuk ve ergenlerde uygun hastalarda korse tedavisi ameliyatsız bir seçenek olarak değerlendirilebilirken, cerrahi tedavi gereken durumlarda minimal invaziv Abramson yöntemi uygulanabilmektedir. Korse tedavisinde de sonuçların alınması için genellikle 6 ay ile 2 yıl arasında bir süreç gerekebilmektedir. Göğüs deformiteleri yalnızca estetik görünüm açısından değil, kişinin fiziksel kapasitesi ve yaşam kalitesi üzerindeki olası etkileri açısından da değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu nedenle göğüs kafesinde fark edilen yapısal değişikliklerin ve eşlik eden şikâyetlerin göz ardı edilmemesi; özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde erken değerlendirme yapılması ve kişiye uygun tedavi seçeneklerinin belirlenmesi açısından önem taşımaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/cocuklardaki-gogus-deformitelerini-ihmal-etmeyin</guid>
      <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 15:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790711431-do-dr-murat-akku-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="47997"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Günde yarım çorba kaşığı zeytinyağı kanser riskini yüzde 17 azaltabilir]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/gunde-yarim-corba-kasigi-zeytinyagi-kanser-riskini-yuzde-17-azaltabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/gunde-yarim-corba-kasigi-zeytinyagi-kanser-riskini-yuzde-17-azaltabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Beslenme alışkanlıkları, kalp ve damar sağlığında önemli bir rol oynuyor. Araştırmalar, düzenli zeytinyağı tüketiminin kalp ve damar hastalıkları riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu; tüketilen miktar kadar zeytinyağının türü ve kalitesinin de önemli olduğunu gösteriyor. </strong></p>

<p><strong>Sızma zeytinyağının rafine zeytinyağına göre daha sağlıklı olduğunu belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Zeytinyağı; iltihaplanmayı azaltarak, damarların iç yüzeyinin çalışmasını ve vücudun insülini kullanmasını iyileştirerek, kolesterol ve trigliserit düzeylerini düzenleyip tansiyonu düşürerek kalp ve damar sağlığını destekliyor” dedi.</strong></p>

<p>Amerikan Kardiyoloji Koleji Dergisi’nde yayımlanan ve yaklaşık 92 bin kişinin 28 yıl boyunca izlendiği bir çalışma, günde yaklaşık 7 gram (yarım çorba kaşığı) zeytinyağı tüketenlerde, neredeyse hiç tüketmeyenlere kıyasla kalp ve damar hastalığı riskinin yüzde 19, kanser riskinin yüzde 17, nörodejeneratif hastalık riskinin yüzde 29 ve akciğer hastalığı riskinin yüzde 18 daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Zeytinyağına düzenli beslenmede yer vermenin önemine dikkat çeken Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Farklı ve geniş katılımcı gruplarında benzer sonuçlar elde edilmesi, zeytinyağının kalp ve damar sağlığı açısından önemini destekliyor. Ancak tüketilen miktar kadar tercih edilen zeytinyağının türü de önemli” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sızma zeytinyağı, rafine zeytinyağına göre öne çıkıyor </strong></p>

<p>Amerikan Kalp Derneği’nin 2026’da yayımladığı beslenme rehberinin, tek tek besin ögelerinden çok uzun vadeli beslenme alışkanlıklarına odaklandığını dile getiren Koylan, “Rehberde zeytinyağı, soya ve kanola yağı gibi doymamış yağ kaynaklarıyla birlikte, doymuş yağların yerine tercih edilebilecek seçenekler arasında yer alıyor. Kısa süreli diyet değişikliklerinden çok, kalıcı beslenme alışkanlıkları önem taşıyor.</p>

<p>PREDIMED çalışmasının 2026 başında yayımlanan analizi de zeytinyağının türüne dikkat çekiyor. Kalp ve damar hastalığı riski yüksek 7 binden fazla kişinin yıllık beslenme kayıtları incelendiğinde, polifenol bakımından zengin sızma zeytinyağının rafine zeytinyağına kıyasla kalp krizi, inme, kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon gibi daha geniş bir hastalık grubuna karşı daha güçlü koruma sağladığı görülüyor” dedi.</p>

<p><strong>Zeytinyağı kalbi birden fazla yoldan destekliyor</strong></p>

<p>Zeytinyağının kalp ve damar sağlığını farklı yollarla desteklediğini anlatan Koylan, “Kalp sağlığı söz konusu olduğunda yalnızca kolesterolü düşünmemek gerekiyor. Zeytinyağı, oksijenle temas ettiğinde yapısı kolay bozulmayan bir yağ. İltihaplanmayı ve damar sertliği oluşumunu azaltmaya yardımcı oluyor, bağırsaklardaki mikroorganizmaların sağlıklı dengesini ve damarların iç yüzeyinin işlevini destekliyor. Kolesterol ve trigliserit düzeylerini olumlu yönde etkilerken vücudun insülini daha iyi kullanmasına yardımcı olarak kan şekeri kontrolünü kolaylaştırıyor. Tansiyonu düşürücü etkisi de bulunuyor” dedi.</p>

<p><strong>Günde ne kadar tüketilmeli?</strong></p>

<p>Zeytinyağının faydası çok olsa da ölçülü tüketilmesi gerektiğinin altını çizen Koylan, “Zeytinyağı sağlıklı bir tercih olsa da her gramı 9 kalori içeriyor. Aşırı tüketimi kilo artışına ve trigliserit düzeylerinin yükselmesine yol açabilir. Günlük zeytinyağı tüketimi için önerilen üst sınır 2 çorba kaşığı, yani yaklaşık 25–30 gram. Günlük 2.500 kalorilik bir beslenme düzeninde ise tüm yağlardan alınan enerjinin yaklaşık 350–400 kaloriyi, toplam yağ tüketiminin de 40–50 gramı aşmaması gerekiyor” dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/gunde-yarim-corba-kasigi-zeytinyagi-kanser-riskini-yuzde-17-azaltabilir</guid>
      <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 12:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790757152-a-s-m-nevrez-koylan-gorseli.jpg" type="image/jpeg" length="95286"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Protein tüketmek tek başına yeterli mi?]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/protein-tuketmek-tek-basina-yeterli-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/protein-tuketmek-tek-basina-yeterli-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="515" src="https://kocaelioncucom.teimg.com/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790583933-g-a-m-z-e-a-k-b-a-s-i-s-b-i-l-i-r.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="700" /></p>

<p>Protein, kas kütlesinin korunmasından doku onarımına kadar vücudun pek çok temel işlevinde rol oynuyor. Ancak günlük beslenmede yeterli miktarda protein tüketmek, tek başına kas kütlesinin korunacağı ya da artacağı anlamına gelmiyor. Tüketilen proteinin sindirilmesi, amino asitlerin bağırsaklardan emilmesi ve kas protein sentezinde kullanılabilmesi de bu sürecin önemli parçalarını oluşturuyor.</p>

<p>Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Uzm. Dyt. Gamze Akbaş İşbilir, özellikle kas kaybını önlemek amacıyla protein tüketimini artıran kişilerin yalnızca günlük protein miktarına odaklanmaması gerektiğini belirterek, “Protein ihtiyacının karşılanmasında miktar kadar kişinin yaşı, genel sağlık durumu, fiziksel aktivite düzeyi, toplam enerji alımı ve tercih edilen protein kaynakları da önem taşıyor. Bu nedenle ‘Ne kadar protein tüketiyorum?’ sorusunu tek başına değerlendirmek yeterli olmayabilir” dedi.</p>

<p><strong>Yediğimiz protein vücutta nasıl kullanılıyor?</strong></p>

<p>Besinlerle alınan proteinler, sindirim sistemi boyunca daha küçük yapılara parçalanıyor ve amino asitler halinde emilerek dolaşıma katılıyor. Bu amino asitler yalnızca kas dokusunda değil; enzimlerin, hormonların ve çeşitli vücut proteinlerinin yapımında da kullanılıyor.</p>

<p>Bu nedenle tabağa konulan protein miktarı ile vücudun bu proteini nasıl değerlendirdiği aynı kavram değil. Proteinin kaynağı, sindirilebilirliği, amino asit içeriği, kişinin genel beslenme düzeni ve fizyolojik özellikleri sürecin farklı aşamalarını etkileyebiliyor.</p>

<p>Uzm. Dyt. Gamze Akbaş İşbilir, “Vücudumuz tükettiğimiz proteini doğrudan kasa göndermez. Öncelikle sindirim ve emilim süreçlerinin gerçekleşmesi gerekir. Sonrasında amino asitler vücudun ihtiyaçları doğrultusunda farklı metabolik süreçlerde kullanılır. Bu nedenle kas sağlığını yalnızca yüksek protein tüketimiyle açıklamak doğru değildir” ifadelerini kullandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“Daha fazla protein, daha fazla kas” anlamına gelmiyor</strong></p>

<p>Spor yapan bireylerde yüksek protein tüketiminin otomatik olarak daha fazla kas kütlesi sağlayacağı düşüncesi yaygın olabiliyor. Oysa kas dokusunun korunması ve gelişmesi; yeterli ve dengeli beslenmenin yanı sıra fiziksel aktiviteyle de yakından ilişkili.</p>

<p>Direnç egzersizleri kas dokusunda protein sentezini uyaran önemli faktörlerden biri. Bu nedenle kişinin ihtiyacının üzerinde protein tüketirken hareketsiz bir yaşam sürmesi, tüketilen proteinin doğrudan kas kütlesine dönüşeceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Uzm. Dyt. Gamze Akbaş İşbilir, “Kas kütlesini korumak isteyen bir bireyde yalnızca protein miktarını artırmaya odaklanmak yerine beslenme ile hareketi birlikte değerlendirmek gerekir. Özellikle uygun direnç egzersizleri ile yeterli protein ve enerji alımının birlikte ele alınması önemlidir” dedi.</p>

<p><strong>Yaş ilerledikçe kasları korumak daha fazla önem kazanıyor</strong></p>

<p>İleri yaşlarda kas kütlesi ve kas gücündeki azalma daha belirgin hale gelebiliyor. Yaşlanmayla birlikte kas dokusunun protein ve egzersiz uyaranlarına verdiği yanıtın değişmesi, beslenme planlamasını da önemli hale getiriyor.</p>

<p>İleri yaştaki bireylerde protein gereksiniminin yalnızca standart bir hesaplama üzerinden değerlendirilmemesi gerekiyor. Kişinin kilosu, beslenme durumu, fiziksel aktivitesi, eşlik eden hastalıkları ve günlük enerji alımı gibi faktörlerin birlikte değerlendirilmesi önem taşıyor.</p>

<p>“Yaş ilerledikçe yeterli protein almak kadar kası aktif tutmak da önem kazanıyor” diyen Uzm. Dyt. Gamze Akbaş İşbilir, “Kas sağlığını korumada yeterli enerji ve protein alımı, düzenli fiziksel aktivite ve kişinin sağlık durumuna uygun bir beslenme planı birbirini tamamlayan unsurlardır” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Protein kaynağı da önem taşıyor</strong></p>

<p>Protein ihtiyacının karşılanmasında yalnızca toplam gram miktarına değil, beslenme düzenindeki çeşitliliğe de dikkat edilmesi gerekiyor. Yumurta, süt ve süt ürünleri, et, tavuk ve balık gibi hayvansal kaynakların yanı sıra kuru baklagiller ve diğer bitkisel protein kaynakları da dengeli bir beslenme düzeninin parçası olabiliyor.</p>

<p>Bitkisel protein kaynaklarının çeşitlendirilmesi, farklı besinlerin bir arada tüketilmesi ve günlük beslenmenin bütünü içinde yeterli enerji sağlanması da protein kullanımını değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken noktalar arasında yer alıyor.</p>

<p><strong>Protein ihtiyacı herkes için aynı değil</strong></p>

<p>Günlük protein gereksinimi yaş, vücut ağırlığı, fiziksel aktivite düzeyi ve sağlık durumuna göre değişebiliyor. Özellikle yoğun egzersiz yapanlar, ileri yaştaki bireyler ve bazı hastalıkların bulunduğu kişilerde gereksinimler farklılaşabilir.</p>

<p>Sosyal medyada görülen yüksek proteinli beslenme modellerinin ya da belirli gram hedeflerinin herkes için uygun kabul edilmemesi gerektiğini belirten Uzm. Dyt. Gamze Akbaş İşbilir, “Protein ihtiyacı kişiye özeldir. Gereksinimin üzerinde protein tüketmek yerine, kişinin ihtiyaçlarının belirlenmesi ve proteinin dengeli bir beslenme planı içerisinde yeterli miktarda alınması daha doğru bir yaklaşımdır” dedi.</p>

<p><strong>Kas sağlığında bütüncül yaklaşım önemli</strong></p>

<p>Kas kütlesinin korunmasında tek bir besine veya yalnızca protein miktarına odaklanmak yerine beslenmenin bütünü değerlendirilmelidir. Yeterli enerji alımı, farklı protein kaynaklarının dengeli kullanılması, düzenli fiziksel aktivite ve kişinin yaşına ve sağlık durumuna uygun bir beslenme planı kas sağlığının desteklenmesinde birlikte rol oynar.</p>

<p>Uzm. Dyt. Gamze Akbaş İşbilir, “Asıl soru yalnızca ‘Bugün kaç gram protein tükettim?’ olmamalı. Bu proteini hangi besinlerden aldığımızı, günün genelinde yeterli ve dengeli beslenip beslenmediğimizi ve kaslarımızı düzenli olarak kullanıp kullanmadığımızı da düşünmeliyiz. Protein önemli bir besin öğesidir ancak kas sağlığı çok daha bütüncül bir sürecin sonucudur” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/protein-tuketmek-tek-basina-yeterli-mi</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 12:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/protein-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="62784"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kalp kapaklarına zarar veren 6 hatalı alışkanlık!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kalp-kapaklarina-zarar-veren-6-hatali-aliskanlik</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kalp-kapaklarina-zarar-veren-6-hatali-aliskanlik" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son yıllarda kalp kapağı hastalıklarının görülme sıklığı artıyor. Geçmişte çoğunlukla 65 yaş üzerinde ihtiyaç duyulan kalp kapağı değişimi, artık genç yaşta da gerekli olabiliyor. </strong></p>

<p>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar “Dünya genelinde ve ülkemizde kalp kapağı hastalıklarının görülme sıklığının artmasında en temel faktörler, modern tıp teknolojileri sayesinde yaşam süresinin uzaması ve yaşlı nüfusun artmasının yanı sıra modern yaşamın getirdiği bazı zararlı alışkanlıklardır. Bu zararlı alışkanlıklar kalp kapaklarının yapısını doğrudan olumsuz etkilemektedir” diyor.</p>

<p>Kalp kapağı hastalığında en sık görülen belirtileri; özellikle yürürken, merdiven çıkarken veya bir fiziksel aktivite esnasında başlayıp dinlenince geçen nefes darlığı, çabuk yorulma, halsizlik, kalp çarpıntısı, fiziksel aktivite sırasında eforla gelen ve dinlenmekle geçen göğüs ağrısı, baş dönmesi, bayılma ve bacaklarda ödem (şişlik) olarak sıralayan Doç. Dr. Taşar, bu durumda mutlaka kardiyoloji uzmanına başvurulması gerektiğini vurguluyor.</p>

<p>Doç. Dr. Onur Taşar, kalp kapaklarına zarar veren 6 hatalı alışkanlığı ve tedavide ameliyatsız dönemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>· </strong><strong>Sigara</strong></p>

<p>Damar duvarlarına zarar vererek kireçlenmeyi hızlandırır. Özellikle aort kapağının daralmasında ve sertleşmesinde en büyük tetikleyicilerden biridir.</p>

<p><strong>· </strong><strong>Yetersiz ağız ve diş hijyeni</strong></p>

<p>Düzenli fırçalanmayan dişler ve diş eti enfeksiyonları, bakterilerin kana karışmasına yol açar. Bu bakteriler doğrudan kalp kapakçıklarına yapışarak ölümcül olabilen enfektif endokardit (kalp kapağı iltihabı) hastalığına neden olabilir.</p>

<p><strong>· </strong><strong>Kötü beslenme ve yüksek kolesterol</strong></p>

<p>Doymuş yağ ve işlenmiş gıdalardan zengin beslenmek, damarlarda olduğu gibi kalp kapaklarında da lipid (yağ) birikimine ve erken kireçlenmeye yol açar.</p>

<p><strong>· </strong><strong>Hareketsiz (sedanter) yaşam</strong></p>

<p>Düzenli egzersiz yapmamak; obezite, diyabet ve yüksek tansiyona zemin hazırlar. Bu kronik hastalıklar kalp kapaklarına binen mekanik yükü ve stresi artırarak yapılarını bozar.</p>

<p><strong>· </strong><strong>Boğaz enfeksiyonlarını ihmal etmek</strong></p>

<p>Özellikle çocukluk ve gençlik döneminde gelişen beta mikrobu (A grubu streptokok) enfeksiyonlarının hekim kontrolünde antibiyotikle tedavi edilmemesi, ilerleyen yıllarda romatizmal kalp kapağı hastalığına dönüşür.</p>

<p><strong>· </strong><strong>Aşırı tuz tüketimi</strong></p>

<p>Yüksek tansiyona (hipertansiyona) neden olur. Kontrolsüz yüksek tansiyon, sol karıncık içindeki basıncı artırarak aort kapağını ve mitral kapağı sürekli zorlar, erken yıpranmalarına ve kaçırmalarına yol açar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Ameliyatsız yöntemler büyük avantaj sağlıyor</strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar, günümüzde açık kalp ameliyatına alternatif olarak, göğüs kafesi açılmadan ve genellikle kasık damarlarından girilerek gerçekleştirilen modern tedavi yöntemlerinin, hastaların komplikasyon riski düşük, konforlu ve hızlı iyileşme süreci geçirmelerini sağladığını vurguluyor.</p>

<p>İşlemden sonra genellikle tedbir amaçlı bir-iki gece gözlem altında tutulan hasta, iki veya üçüncü gün yürüyerek taburcu olabiliyor. Açık ameliyatlardaki gibi aylarca sırtüstü yatma veya korse takma zorunluluğu olmadığını, evde bir-iki hafta süren iyileşme döneminde kişisel ihtiyaçlarını rahatça karşılayabildiklerini belirten Doç. Dr. Taşar, bu süreçte doktorun önerilerinin uygulanmasına dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor.</p>

<p><strong>Modern girişimsel tedavi yöntemleri</strong></p>

<p><strong>Doç. Dr. Onur Taşar, kalp kapağı tedavisinde uygulanan girişimsel yöntemleri şöyle açıklıyor:</strong></p>

<p>· TAVI: Kasık atardamarından girilerek daralmış aort kapağına biyoprotez kapak yerleştirilmesidir.</p>

<p>· MitraClip: Ciddi mitral kapak yetmezliğinde, kasık toplardamarından girilerek kapakçıkların klipsle birbirine tutturulmasıdır.</p>

<p>· TMVR (Transkateter Mitral Kapak Replasmanı): Mitral kapağın kateterle değiştirilmesidir. Daha önce biyolojik kapak takılmış hastalarda, yeni kapağın eski kapağın içine yerleştirilmesi şeklinde uygulanabilir.</p>

<p>· Balon Valvüloplasti: Daralmış kapağın (özellikle mitral kapağın) kasıktan gönderilen balonun şişirilmesiyle genişletilmesidir.</p>

<p>· Transkateter Bicaval Kapak Replasmanı (Tricvalve): İleri derecede triküspit kapak yetmezliğinde, üst ve alt ana toplardamarların kalbe girişine biyoprotez kapak yerleştirilmesidir.</p>

<p>· TriClip: Ciddi trikuspit kapak yetmezliğinde, kasık toplardamarından girilerek kapakçıkların birbirine bir mandal yardımıyla tutturulmasıdır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kalp-kapaklarina-zarar-veren-6-hatali-aliskanlik</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 12:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790663824-onur-ta-ar-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="78991"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kalp sağlığınız için 40 yaşınızı beklemeyin!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kalp-sagliginiz-icin-40-yasinizi-beklemeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kalp-sagliginiz-icin-40-yasinizi-beklemeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon insanın ölümüne yol açan kalp ve damar hastalıkları, tüm ölümlerin yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ise 2024 yılında gerçekleşen yaklaşık 490 bin ölümün % 28’i kalp ve damar hastalıklarından kaynaklanıyor.</p>

<p>15 yaş üzeri nüfusta kalp ve damar hastalığı sıklığı yaklaşık %7 görülüyor ve yaşla birlikte artıyor. Hala en önemli risk faktörlerinden olan hipertansiyon, dünya genelinde 30-79 yaş arası 1,4 milyar yetişkinde bulunuyor ve bunların yalnızca yaklaşık % 23’ünün kontrol altında olduğu belirtiliyor.</p>

<p>Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve diyabet gibi değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla kalp ve damar hastalıklarının önemli bir bölümünün önüne geçilebiliyor.</p>

<p>Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. R. Emre Altekin, 29 Eylül Dünya Kalp Günü nedeniyle kalp sağlığını korumak için alınabilecek önlemler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Kalp hastalıkları büyük ölçüde önlenebilir</strong></p>

<p>Kalp ve damar hastalıklarının ortaya çıkmasında birçok faktör rol oynar. Bunların başında tütün kullanımı, sağlıksız beslenme, stres, yetersiz fiziksel aktivite gibi değiştirilebilir risk faktörleri gelir.</p>

<p>Bunun yanında ileri yaş, erkek cinsiyet, erken yaşta kalp hastalığı aile öyküsü değiştirilemeyen risk faktörleri de etkilidir. Ancak bilim, değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla hastalıkların büyük ölçüde önlenebileceğini ortaya koymaktadır.</p>

<p><strong>Avrupa’ya göre Türkiye daha erken kalp krizine yakalanıyor!</strong></p>

<p>Türkiye’de kalp krizi Avrupa ülkelerine göre ortalama 10 yıl daha erken görülmektedir. Tüm koroner kalp hastaları içinde 40 yaş altı oranı eskiden yüzde 10-15 iken, son yıllarda yüzde 15-20 seviyelerine çıkmıştır. Kalp krizi geçirenlerin yaklaşık yüzde 18’i 50 yaşın altında, yüzde 11’i ise 45 yaşın altındadır.</p>

<p>30’lu yaşlarda ve hatta 20’li yaşların sonlarında ciddi damar tıkanıklığı ve kalp krizi vakaları artmaktadır. Bu yüzden 40 yaşını beklemeden risk faktörlerini kontrol etmek ve gerektiğinde tarama yaptırmak hayati önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Aşağıdaki gruplar kalp ve damar hastalıkları açısından daha yüksek risk taşır;</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· 40 yaş ve üzeri bireyler</p>

<p>· Hipertansiyon, diyabet veya yüksek kolesterolü olanlar</p>

<p>· Fazla kilolu veya obez kişiler</p>

<p>· Sigara ve tütün ürünü kullananlar</p>

<p>· Ailede erken yaşta kalp hastalığı veya ani ölüm öyküsü bulunanlar</p>

<p>· Hareketsiz yaşam tarzına sahip olanlar</p>

<p>· Menopoz sonrası kadınlar</p>

<p>· Kronik stres altında yaşayanlar</p>

<p><strong>Risk faktörlerini ortadan kaldırmak için aşağıdaki adımları izleyin!</strong></p>

<p>Bu gruplardaki kişilerin düzenli sağlık kontrolü yaptırması ve risk faktörlerini yönetmesi büyük önem taşır.</p>

<p><strong>1. Yaşam tarzı değişiklikleri en etkili önlem oluyor</strong></p>

<p>· Tütün ve tütün ürünlerinin tamamen bırakılması</p>

<p>· Kalp dostu beslenme: Bol sebze-meyve, tam tahıllar, sağlıklı protein kaynakları (baklagiller, kuruyemiş, balık); doymuş yağ ve ultra işlenmiş gıdaların azaltılması; tuz tüketiminin düşürülmesi; eklenmiş şekerin minimize edilmesi</p>

<p>· Düzenli fiziksel aktivite: Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta hareket</p>

<p>· Sağlıklı vücut ağırlığının korunması</p>

<p>· Alkolün sınırlandırılması veya hiç tüketilmemesi</p>

<p>Bu değişiklikler kardiyovasküler olay riskini yüzde 30-40 oranında azaltabiliyor.</p>

<p><strong>2. Risk faktörlerinin erken tespiti ve kontrolü kritik önem taşıyor</strong></p>

<p>· Hipertansiyonun düzenli taranması, protokol bazlı tedavisi ve kontrol oranlarının artırılması</p>

<p>· Kolesterol yönetiminde daha erken yaşta risk değerlendirmesi ve daha düşük LDL hedefleri</p>

<p>· Diyabet ve kan şekeri kontrolü</p>

<p>· 40 yaş ve üzerinde düzenli kardiyovasküler risk değerlendirmesi</p>

<p><strong>3. Sistem düzeyinde önlemler gerekiyor</strong></p>

<p>Ulusal kardiyovasküler sağlık planları, tuz ve trans yağ azaltma politikaları, tütün kontrolü, hipertansiyon ve diyabet protokollerinin yaygınlaştırılması ile temel ilaçlara erişimin güçlendirilmesi hayati önem taşıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kalp-sagliginiz-icin-40-yasinizi-beklemeyin</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 11:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790661861-prof-refik-emre-altekin-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="26396"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çocuklarda kilo artışı her zaman büyümenin bir parçası olmayabilir]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/cocuklarda-kilo-artisi-her-zaman-buyumenin-bir-parcasi-olmayabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/cocuklarda-kilo-artisi-her-zaman-buyumenin-bir-parcasi-olmayabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="519" src="https://kocaelioncucom.teimg.com/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790579135-fikret-is-bilir-yeni.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="700" /></p>

<p>Çocukluk döneminde kilo artışı, büyümenin doğal bir parçası olarak değerlendirilebilse de çocuğun yaşına ve boyuna göre beklenen sınırların üzerine çıkması sağlık açısından değerlendirilmesi gereken bir durum olabilir. Günlük hareketin azalması, ekran karşısında geçirilen sürenin artması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi, çocuklarda fazla kilo ve obezite gelişiminde rol oynayan faktörler arasında yer alıyor.</p>

<p>Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Fikret İşbilir, çocukluk çağı obezitesinin yalnızca çocuğun kilosu üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, büyüme ve gelişme sürecinin bir bütün olarak takip edilmesinin önemine dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>“TOMBUL ÇOCUK SAĞLIKLIDIR” DÜŞÜNCESİ YANILTICI OLABİLİR</strong></p>

<p>Çocukların kilo ve boy gelişimi yaşa ve cinsiyete göre değişiklik gösterir. Bu nedenle yetişkinlerde kullanılan kilo değerlendirmelerini çocuklara doğrudan uygulamak doğru değildir. Çocuklarda boy, kilo ve yaşa göre vücut kitle indeksi gibi ölçümler büyüme eğrileri, diğer adıyla persentil eğrileri üzerinden takip edilir.</p>

<p>Burada yalnızca çocuğun bulunduğu persentil değil, büyüme eğrisinin zaman içerisindeki seyri de önem taşır. Daha önce kendi büyüme çizgisinde ilerleyen bir çocuğun kilo eğrisinde belirgin bir yükselme görülmesi veya kilo artışının boy uzamasından daha hızlı seyretmesi, büyüme sürecinin daha ayrıntılı değerlendirilmesini gerektirebilir.</p>

<p>Uzm. Dr. Fikret İşbilir, ailelerin yalnızca çocuğun dış görünümüne ya da tartıdaki rakama bakarak karar vermemesi gerektiğini belirterek şu bilgileri paylaşıyor:</p>

<p>“Çocukluk döneminde kilo artışını değerlendirirken tek başına tartıdaki rakama bakmıyoruz. Çocuğun yaşı, boyu, büyüme hızı ve gelişim süreci birlikte ele alınmalıdır. Önemli olan tek bir ölçümden çok, büyümenin zaman içerisindeki seyridir.”</p>

<p><strong>EKRAN KARŞISINDA YEMEK YEME ALIŞKANLIĞINA DİKKAT</strong></p>

<p>Çocukların günlük yaşamında ekranların kapladığı alan arttıkça hareket için ayrılan zaman da azalabiliyor. Bunun yanında televizyon, tablet veya telefon karşısında yemek yemek, çocuğun ne kadar ve ne hızda yediğini fark etmesini güçleştirebiliyor.</p>

<p>Yüksek enerji içeren atıştırmalıkların sık tüketilmesi, şekerli içeceklerin günlük beslenmede fazla yer alması, öğün düzeninin bozulması ve fiziksel aktivitenin azalması kilo artışını etkileyebiliyor.</p>

<p><strong>İşbilir, bu noktada yalnızca çocuğun değil, evdeki genel yaşam düzeninin de önemli olduğunu vurguluyor:</strong></p>

<p>Beslenme alışkanlıkları çocukluk döneminde büyük ölçüde aile ortamında şekilleniyor. Bu nedenle yalnızca çocuğa ‘bunu yeme’ ya da ‘daha az ye’ demek yerine, ailenin birlikte uygulayabileceği sürdürülebilir bir beslenme ve hareket düzeni oluşturmak daha doğru bir yaklaşım.</p>

<p><strong>DEĞİŞİM YALNIZCA ÇOCUKTAN BEKLENMEMELİ</strong></p>

<p>Çocuğun beslenme alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken evdeki diğer aile bireylerinin aynı alışkanlıkları sürdürmesi süreci zorlaştırabilir. Bu nedenle değişikliklerin yalnızca çocuğa yönelik kısıtlamalar şeklinde değil, mümkün olduğunca aile düzeninin bir parçası olarak uygulanması doğrudur.</p>

<p>Öğünlerin mümkün olduğunca ekran olmadan yenmesi, yemek sırasında telefon ve tabletlerin masadan uzak tutulması, yüksek enerjili atıştırmalıkların günlük rutinin merkezinde yer almaması ve hareketin yalnızca “spor yapma” zorunluluğu olarak görülmemesi uygulanabilecek düzenlemeler arasında yer alıyor. Birlikte yürüyüş yapmak, açık havada zaman geçirmek veya çocuğun sevdiği hareketli etkinliklere alan açmak da günlük hareketin artırılmasına katkı sağlayabilir.</p>

<p>Uzm. Dr. Fikret İşbilir, değişimin yalnızca çocuktan beklenmemesi gerektiğini belirterek, “Çocuğa sürekli ‘yeme’ demek yerine evdeki beslenme ortamını birlikte düzenlemek daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. Çocuğun kendisini diğer aile bireylerinden farklı veya kısıtlanmış hissetmemesi de önemlidir” diyor.</p>

<p><strong>SÜREKLİ “YE” YA DA “YEME” DEMEK ÇÖZÜM OLMAYABİLİR</strong></p>

<p>Çocuğun kilosuna sık sık vurgu yapmak, yiyecekleri ödül veya ceza haline getirmek ya da sürekli porsiyon kontrolü konusunda baskı kurmak, beslenmeyle kurulan ilişkiyi olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle çocukla kilo üzerinden iletişim kurmak yerine sağlıklı beslenme, düzenli uyku ve günlük hareket gibi alışkanlıklara odaklanılması önem taşıyor. Çocuğun kilosuyla ilgili küçümseyici ifadelerden ve başka çocuklarla yapılan karşılaştırmalardan da kaçınılması gerekiyor.</p>

<p><strong>FAZLA KİLO YALNIZCA GÖRÜNÜMLE İLGİLİ BİR DURUM DEĞİL</strong></p>

<p>Çocukluk çağındaki obezite, vücudun farklı sistemlerini etkileyebilen bir sağlık sorunudur. Fazla kilo ile birlikte kan şekeri düzeninde değişiklikler, insülin direnci, kan yağlarında bozulma, karaciğer yağlanması, tansiyon yüksekliği ve kas-iskelet sistemiyle ilişkili sorunlar görülebilir.</p>

<p>Boyun ve koltuk altı gibi deri kıvrımlarında ortaya çıkan koyulaşma bazı çocuklarda insülin direnci ile ilişkili olabilen bulgulardan biri olabilir. Bununla birlikte tek bir belirti üzerinden insülin direnci tanısı konulamaz; değerlendirme çocuğun genel sağlık durumu ve gerekli görülen tetkiklerle birlikte yapılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>AİLELER HANGİ DEĞİŞİMLERİ GÖZLEMLEMELİ?</strong></p>

<p>Çocuğun kıyafet bedeninin kısa sürede belirgin şekilde değişmesi, kilo artışının boy uzamasına göre hızlanması, hareket sırasında daha çabuk yorulmaya başlaması veya büyüme eğrisindeki seyrin önceki ölçümlere göre belirgin biçimde değişmesi dikkate alınabilecek işaretler arasında yer alıyor.</p>

<p>Boyun ve koltuk altı gibi deri kıvrımlarında ortaya çıkan koyulaşma da bazı çocuklarda insülin direnciyle ilişkili olabilen bulgulardan biri olabilir. Ancak bu belirtilerin hiçbiri tek başına obezite, insülin direnci veya başka bir hastalığın tanısını koydurmaz.</p>

<p>Çocuğun büyüme sürecinde belirgin bir değişiklik fark edildiğinde değerlendirme; boy, kilo ve büyüme eğrisinin yanı sıra beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite, uyku düzeni, aile öyküsü ve genel sağlık durumunu da kapsar. Gerekli görülmesi halinde yapılacak tetkikler ise çocuğun yaşına, muayene bulgularına ve bireysel özelliklerine göre hekim tarafından belirlenir.</p>

<p>Uzm. Dr. Fikret İşbilir, ailelerin çocukları başka çocuklarla karşılaştırmak yerine kendi gelişim süreçlerini takip etmelerinin önemini vurgulayarak, “Her çocuğun büyüme süreci farklıdır. Burada önemli olan tek bir kilo değerinden çok, çocuğun zaman içerisindeki gelişimidir. Belirgin değişiklikler olduğunda nedenini anlamak için çocuğu bütüncül olarak değerlendirmek gerekir” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/cocuklarda-kilo-artisi-her-zaman-buyumenin-bir-parcasi-olmayabilir</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 11:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790579221-beautiful-child-having-breakfast-home-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="52507"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kuduzda ısırık ve tırmalamadan sonraki ilk 15 dakika hayati önem taşıyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kuduzda-isirik-ve-tirmalamadan-sonraki-ilk-15-dakika-hayati-onem-tasiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kuduzda-isirik-ve-tirmalamadan-sonraki-ilk-15-dakika-hayati-onem-tasiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kuduz nadir görülen bir hastalık olsa da riskli temas sonrasında doğru müdahalenin geciktirilmesi ölümcül sonuçlara yol açabiliyor. Isırık ya da tırmalama sonrası yaranın en az 15 dakika boyunca bol su ve sabunla yıkanması, ardından gecikmeden sağlık kuruluşuna başvurulması hayati önem taşıyor.</p>

<p>Klinik belirtiler başladıktan sonra neredeyse daima ölümcül seyreden kuduz, temas sonrası uygun koruyucu uygulamalarla önlenebiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Yakup Demir, 28 Eylül Dünya Kuduz Günü nedeniyle kuduzdan korunma ve riskli temas sonrası yapılması gerekenler hakkında önemli bilgiler verdi.</p>

<p><strong>Kuduz neden bu kadar ciddi?</strong></p>

<p>Kuduz, virüslerin neden olduğu ve sinir sistemini tutan zoonotik bir enfeksiyondur. Hastalığın en önemli özelliği, klinik belirtiler başladıktan sonra neredeyse daima ölümcül seyretmesidir. Buna karşılık riskli temas sonrasında yara bakımı, kuduz aşısı ve gerekli durumlarda kuduz immünglobulini zamanında uygulanırsa hastalığın gelişmesi önlenebilmektedir. Bu nedenle kuduzda en önemli yaklaşım, hastalık belirtileri ortaya çıkmadan önce uygulanan koruyucu müdahalelerdir.</p>

<p><strong>Sadece köpek ısırığı değil, kedi tırmalaması da önemsenmeli</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Köpekler dünya genelinde insan kuduzunun en önemli kaynakları arasında yer alsa da kedi dahil enfekte memelilerin salyasıyla temas da risk oluşturabilmektedir. Isırık en bilinen bulaş yolu olmakla birlikte deriyi bozan tırmalamalar, salyanın açık yaraya veya göz, ağız ve burun gibi mukozalara teması da değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu nedenle “Kedi küçüktü”, “Yara çok yüzeyseldi” veya “Kanamadı” gibi ifadeler tek başına kuduz riskini dışlamamaktadır. Temasın şekli, hayvanın türü ve durumu ile yaranın özellikleri birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Riskli temas sonrası ilk 15 dakika kritik</strong></p>

<p>Riskli bir temas yaşandığında yapılması gereken ilk ve en önemli uygulamalardan biri, yaranın gecikmeden bol su ve sabunla en az 15 dakika boyunca yıkanmasıdır. Bu işlem virüs yükünün azaltılmasına yardımcı olabilmektedir.</p>

<p>Ardından uygun bir antiseptik kullanılabilir. Yaraya biber, kül, bitkisel ürün, kimyasal madde gibi tahriş edici maddeler uygulanmamalıdır. İlk müdahalenin ardından aynı gün bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı; kuduz profilaksisi, tetanoz durumu ve olası bakteriyel enfeksiyon riski hekim tarafından birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Hayvan sağlıklı görünüyorsa risk tamamen ortadan kalkar mı?</strong></p>

<p>Bir hayvanın temas sırasında sağlıklı görünmesi, kuduz açısından risk değerlendirmesini tek başına sonlandırmak için yeterli değildir. Hayvanın türü, temasın şekli ve yeri, yaranın derinliği, hayvanın aşı durumu, sahipli olup olmadığı ve gözlem altına alınıp alınamayacağı birlikte değerlendirilmelidir. Kedi ve köpeklerde uygun koşullarda 10 günlük gözlem önemli olabilir. Ancak bu değerlendirme kişinin kendi başına karar vererek sağlık kuruluşuna başvurusunu ertelemesi anlamına gelmemelidir.</p>

<p><strong>Kuduz aşısı için hayvanın durumunu beklemek doğru mu?</strong></p>

<p>Riskli bir temas söz konusuysa kuduz profilaksisinin gerekip gerekmediği klinik ve epidemiyolojik risk değerlendirmesine göre belirlenmektedir. Şüpheli bir temasta laboratuvar sonucunu veya hayvanda belirti gelişmesini beklemek, gerekli korunmanın gecikmesine neden olabilir. Hangi aşı şemasının uygulanacağı ve kuduz immünglobulini gerekip gerekmediği sağlık profesyonelleri tarafından belirlenmelidir.</p>

<p><strong>Kuduz immünglobulini ne işe yarıyor?</strong></p>

<p>Kuduz immünglobulini, vücudun aşıyla oluşturacağı aktif bağışıklık gelişene kadar hızlı ve geçici koruma sağlayan hazır antikorlardır. Her riskli temasta uygulanması gerekmemektedir. Özellikle ağır riskli temaslarda ve daha önce kuduz aşısı olmamış kişilerde gerekliliği hekim tarafından değerlendirilmektedir. Uygulamadaki temel amaç, virüsün erken dönemde etkisiz hale getirilmesine yardımcı olmak ve mümkün olduğunca yara çevresinde koruma sağlamaktır.</p>

<p><strong>Temasın üzerinden günler geçtiyse başvurmak için çok mu geç?</strong></p>

<p>“Geç kaldım, artık başvurmanın anlamı yok” düşüncesi tehlikeli olabilir. Kuduzun kuluçka süresi değişkenlik gösterebilmekte ve belirtiler ortaya çıkmadan önce uygulanan temas sonrası profilaksi hastalığın gelişmesini önleyebilmektedir. Riskli bir temasın üzerinden zaman geçmiş olsa bile kişi kendi kendine karar vermemeli ve en kısa sürede bir sağlık kuruluşunda değerlendirilmelidir. Özellikle temasın türü ve hayvanın durumu bilinmiyorsa profesyonel değerlendirme önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Her kedi temasında korkmak gerekir mi?</strong></p>

<p>Her kedi teması kuduz açısından aynı risk düzeyinde değildir. Sağlam deriye dokunmak veya hayvanı beslemek ile deriyi bozan bir ısırık ya da tırmalama aynı şekilde değerlendirilmemektedir. Burada önemli olan hayvanlardan korkmak değil, riskli temasın ne olduğunu bilmek ve gerektiğinde hızlı hareket etmektir. Toplumda “kediler tehlikelidir” gibi genelleyici bir yaklaşım yerine, riskli temasların doğru şekilde yönetilmesine yönelik farkındalık oluşturulması önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Çocuklarda neden daha dikkatli olunmalı?</strong></p>

<p>Çocuklar hayvanlarla daha yakın temas kurabilmekte, küçük bir tırmalamayı önemsemeyebilmekte veya yaşadıkları teması ailelerine anlatmayabilmektedir. Bu nedenle ailelerin çocuklarda açıklanamayan çizik veya ısırıkları sorgulaması önemlidir.</p>

<p>Çocuklara yabancı hayvanlara yaklaşmama, yemek yiyen veya yavrularını koruyan hayvanları rahatsız etmeme ve herhangi bir ısırık ya da tırmalamayı vakit kaybetmeden bir yetişkine söyleme alışkanlığı kazandırılmalıdır.</p>

<p>Kuduzda en önemli nokta, hastalık belirtileri ortaya çıkmadan önce doğru müdahalenin yapılmasıdır. Bu nedenle özellikle ısırık, tırmalama veya salyanın açık yara ya da mukozalarla teması gibi riskli durumlarda yaranın gecikmeden temizlenmesi ve sağlık kuruluşuna başvurulması büyük önem taşımaktadır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kuduzda-isirik-ve-tirmalamadan-sonraki-ilk-15-dakika-hayati-onem-tasiyor</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 11:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790582529-uz-dr-yakup-demir.jpeg" type="image/jpeg" length="44138"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kanser hastalarına canlı virüs içermeyen grip aşısı uygulanabiliyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kanser-hastalarina-canli-virus-icermeyen-grip-asisi-uygulanabiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kanser-hastalarina-canli-virus-icermeyen-grip-asisi-uygulanabiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kanserin kendisi ve bazı kanser tedavileri bağışıklık sistemini zayıflatabiliyor. Bu nedenle grip, kanser hastalarında daha ağır seyredebildiği için ‘Kemoterapi alırken grip aşısı olabilir miyim?’ sorusu önem taşıyor. </strong></p>

<p>Çoğu hasta için yanıtın evet olduğunu dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Kemoterapi sırasında grip aşısı yaptırmanın tehlikeli olabileceği düşünülüyor. Ancak çoğu hasta için enjeksiyon yoluyla uygulanan, canlı virüs içermeyen grip aşısı uygun bir seçenek. Önemli olan, aşının türünü ve zamanını onkoloji ekibiyle birlikte belirlemek” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Burun spreyi şeklindeki canlı grip aşısı, bağışıklığı baskılanmış hastalar için uygun olmayabiliyor. Enjeksiyon yoluyla uygulanan, canlı virüs içermeyen grip aşısının ise kemoterapinin yanı sıra immünoterapi, radyoterapi veya hormon tedavisi alan hastalara da uygulanabildiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Aşının mümkünse sistemik tedaviden 2–4 hafta önce yapılmasını tercih ediyoruz. Bu mümkün değilse tedavi sırasında da yapılabiliyor. En uygun zamanı hastanın tedavisine, kan değerlerine ve genel durumuna göre belirliyoruz. Kök hücre nakli, CAR-T veya bağışıklığı baskılayan tedaviler söz konusu olduğunda ise aşı takvimini hastaya özel planlıyoruz” dedi.</p>

<p>Gribin kanser hastalarında daha ağır seyredebileceğine dikkat çeken Yıldırım, “Zatürreye, hastaneye yatışa ve kanser tedavisinin ertelenmesine bile yol açabilir. Bu nedenle aşının olası yan etkileriyle ilgili kaygılar, korunma ihtiyacını göz ardı etmemize neden olmamalı. Hangi aşının ne zaman yapılacağına, hastanın tedavisi ve genel durumu değerlendirilerek onkoloji ekibiyle birlikte karar verilmeli” dedi.</p>

<p>Aşı sonrasında kol ağrısı, yorgunluk veya hafif ateş görülebileceğini de vurgulayan Yıldırım, “Ancak kemoterapi alan bir hastada 38°C veya üzerindeki ateşi yalnızca aşıya bağlamak doğru değil. Aşı yapıldıktan sonra ortaya çıkmış olsa bile böyle bir durumda gecikmeden tedavi ekibiyle iletişime geçilmeli” uyarısında bulundu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kanser-hastalarina-canli-virus-icermeyen-grip-asisi-uygulanabiliyor</guid>
      <pubDate>Sun, 27 Sep 2026 20:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790323380-a-s-m-yesim-yildirim-gorseli.jpg" type="image/jpeg" length="63551"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[‘Utandıran hastalık’ kadın olmanın doğal bir sonucu sanılıyor, oysa!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/utandiran-hastalik-kadin-olmanin-dogal-bir-sonucu-saniliyor-oysa</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/utandiran-hastalik-kadin-olmanin-dogal-bir-sonucu-saniliyor-oysa" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kadınlarda sık görülen ancak çoğu zaman doktora bile söylemeye çekinilen idrar kaçırma sorunu, gerek utandırdığı gerekse normal olduğunun sanılması nedeniyle tedavisiz kalabiliyor.</p>

<p>Oysa idrar kaçırmanın bir kader olmadığını vurgulayan <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican</strong> “İdrar kaçırma, kadınların günlük ve sosyal yaşamını önemli ölçüde etkileyebilen ancak çoğu zaman konuşulmayan sağlık sorunlarından biri.</p>

<p>Bazı kadınlar bu durumu normal ya da katlanılması gereken bir sorun olarak görüp hekime başvurmayı geciktirebiliyor. Oysa doğru tanı ve kişiye uygun tedaviyle büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor” diyor. Doç. Dr. Dirican, kadınlarda idrar kaçırma sorununa ve tedavisine yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Kabullenilmesi gereken bir sorun değil!</strong></p>

<p>‘Utandıran hastalık’ olarak nitelendirilen idrar kaçırma, yalnızca fiziksel değil, sosyal ve psikolojik açıdan sıkıntılara da neden olabiliyor. Ülkemizde her 4 kadından 1’inin karşılaştığı sorun, kişiyi spor yapmaktan, uzun süre dışarıda kalmaktan, sosyal ortamlarda bulunmaktan hatta gülmekten bile alıkoyabiliyor.</p>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican, “Kadınların bilmesi gereken en önemli mesaj şu: İdrar kaçırma yaygın olabilir, ancak normal kabul edilmek zorunda değildir. Öksürürken, gülerken veya spor yaparken idrar kaçırıyorsanız ya da ani sıkışma hissi nedeniyle tuvalete yetişmekte zorlanıyorsanız, bu durumu yaşamınızın doğal bir parçası olarak kabul etmek yerine değerlendirme ve tedavi için hekime başvurabilirsiniz” diyor.</p>

<p>Bu sorunu yaşayan kadınların çoğunlukla utandıkları için hekime dahi anlatmadıklarını dile getiren Doç. Dr. Dirican şöyle konuşuyor:</p>

<p>İdrar kaçırma, doğum yapmanın, menopozun veya yaşın ilerlemesinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edilmemeli. Gebelik ve doğum süreci, yaşla birlikte pelvik tabanda meydana gelen değişiklikler, menopoz dönemi, fazla kilo, kronik öksürük ve pelvik tabanı etkileyen bazı durumlar idrar kaçırma gelişimine zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum, kadının idrar kaçırmayı kabullenmesi gerektiği anlamına gelmez.</p>

<p><strong>Doktora detaylı bilgi vermekten çekinmeyin!</strong></p>

<p>İdrar kaçırmanın türünü doğru belirlemek, tedavinin en önemli basamaklarından birini oluşturuyor. Stres tipi idrar kaçırma; öksürme, hapşırma, gülme, egzersiz yapma, koşma veya ağırlık kaldırma gibi karın içi basıncını artıran durumlarda ortaya çıkarken, sıkışma tipi idrar kaçırmada ise; aniden ortaya çıkan, ertelenmesi güç bir idrar yapma ihtiyacı oluşuyor, tuvalete yetişmek mümkün olmayabiliyor. Bazı kadınlarda ise her iki durum birlikte bulunuyor ki buna da ‘mikst tip idrar kaçırma’ deniliyor.</p>

<p>Tedavi planının, idrar kaçırmanın tipine, şiddetine, kadının yaşına, yaşam tarzına, eşlik eden sağlık sorunlarına ve yaşam beklentilerine göre belirlendiğini belirten Doç. Dr. Dirican, “Gülerken, öksürürken, hapşırırken, koşarken veya egzersiz sırasında ortaya çıkan birkaç damlalık idrar kaybı dahi stres tipi idrar kaçırmanın belirtisi olabilir. Bu nedenle hekime detaylı bilgi vermekten çekinilmemelidir. Çünkü idrar kaçırmanın nedenine ve tipine göre farklı ve etkili tedavi yaklaşımları bulunmaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Tedavide ilk seçenek, ameliyat değil! </strong></p>

<p>Pelvik taban kas eğitimi, mesane eğitimi, yaşam tarzı düzenlemeleri ve uygun hastalarda ilaç tedavilerinin cerrahi dışı seçenekler arasında yer aldığını belirten Doç. Dr. Aylin Önder Dirican sözlerine şöyle devam ediyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Özellikle stres ve mikst tip idrar kaçırmada, pelvik taban kas egzersizleri önemli bir ilk basamak tedavisidir. Bu egzersizlerin, doğru kasların kullanıldığından emin olunarak ve gerektiğinde bu alanda eğitimli sağlık profesyonellerinin gözetiminde yapılması tedavinin başarısı açısından önem taşır. Sıkışma tipi idrar kaçırmada; mesane eğitimi, yaşam tarzı düzenlemeleri ve uygun hastalarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir.</p>

<p>Doç. Dr. Dirican özellikle stres tipi idrar kaçırmada cerrahi tedavinin seçenekler arasında yer aldığını, ancak bu kararın hastanın yakınmaları, muayene bulguları ve beklentileri doğrultusunda verilmesi gerektiğini söylüyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/utandiran-hastalik-kadin-olmanin-dogal-bir-sonucu-saniliyor-oysa</guid>
      <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 13:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790317337-aylin-nder-dirican-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="86708"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Unutkanlığınızı “yaşlılıktandır” diyerek göz ardı etmeyin!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/unutkanliginizi-yasliliktandir-diyerek-goz-ardi-etmeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/unutkanliginizi-yasliliktandir-diyerek-goz-ardi-etmeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yaş ilerledikçe zaman zaman bir ismi hatırlayamamak veya bir randevuyu unutmak normal kabul edilebilir. Ancak unutkanlığın giderek artması ve günlük yaşamı etkilemeye başlaması, altında yatan nedenlerin araştırılmasını gerektirir.</p>

<p>Her unutkanlığın Alzheimer anlamına gelmediğini belirten uzmanlar, günlük yaşamı etkileyen ve giderek artan unutkanlıkların “yaşlılıktandır” denilerek göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Rahşan Adviye İnan, Alzheimer riskini azaltmak ve beyin sağlığını korumak için alınabilecek önlemler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Her unutkanlık Alzheimer değildir!</strong></p>

<p>Demans, beyin hücrelerinin zarar görmesi sonucunda düşünme, hatırlama, dikkat ve konuşma gibi zihinsel işlevlerin günlük yaşamı etkileyecek düzeyde kaybını ifade eden bir sendromdur. Tek bir hastalık olmayan demansın farklı nedenleri bulunmakta, en sık görülen nedeni ise Alzheimer hastalığı olmaktadır.</p>

<p>Her Alzheimer hastasında demans görülürken her demans hastasının Alzheimer hastası olduğu söylenemez. Yaş ilerledikçe hafızanın eskisi kadar hızlı çalışmaması doğal olabilir. Bir ismi anında hatırlayamamak veya zaman zaman bir randevuyu unutmak tek başına Alzheimer ya da demans anlamına gelmez. Burada önemli olan unutkanlığın ne sıklıkta yaşandığı ve günlük yaşamı ne ölçüde etkilediğidir.</p>

<p><strong>Artan unutkanlıklar “yaşlılıktandır” denilerek geçiştirilmemeli!</strong></p>

<p>Aynı hikâyeyi kısa aralıklarla tekrar anlatmak, yakın zamanda yaşanan olayları tamamen unutmak, para hesabında veya ilaç kullanımında sık sık hata yapmak ya da daha önce iyi bilinen bir yerde yolu karıştırmak önemsenmesi gereken belirtiler arasında yer alabilir. Demans yalnızca hafızayı etkilemez. Kelime bulma, planlama, yön bulma ve bazı durumlarda kişilik özelliklerinde değişiklikler de görülebilir. Bununla birlikte uyku bozuklukları, depresyon, vitamin eksiklikleri, tiroid hastalıkları ve bazı ilaçlar da unutkanlığa neden olabilir. Bu nedenle giderek artan unutkanlıkların “yaşlılıktandır” denilerek göz ardı edilmemesi ve nörolojik açıdan değerlendirilmesi önem taşır.</p>

<p><strong>Risk faktörlerini bilmek demans riskini azaltabilir</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yaş ve genetik yatkınlık demans açısından önemli risk faktörleri arasında yer alır. Bununla birlikte son araştırmalar, yaşam boyunca üzerinde durulabilecek 14 değiştirilebilir risk faktörünün azaltılmasının demans vakalarının yaklaşık yüzde 45’inin önlenmesi veya geciktirilmesiyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu değiştirilebilir risk faktörleri şunlardır:</p>

<p>· Düşük eğitim düzeyi</p>

<p>· İşitme kaybı</p>

<p>· Tedavi edilmemiş görme kaybı</p>

<p>· Yüksek LDL-kolesterol</p>

<p>· Hipertansiyon</p>

<p>· Diyabet</p>

<p>· Obezite</p>

<p>· Depresyon</p>

<p>· Sosyal izolasyon</p>

<p>· Travmatik beyin hasarı</p>

<p>· Fiziksel hareketsizlik</p>

<p>· Sigara kullanımı</p>

<p>· Aşırı alkol tüketimi</p>

<p>· Hava kirliliği</p>

<p><strong>Her yaşta beyin sağlığını korumak için…</strong></p>

<p>40’lı yaşlarda tansiyon ve kolesterol takibi, haftada en az 150 dakika düzenli egzersiz ve işitme kaybının ihmal edilmemesi önem taşır. 50’li yaşlarda diyabet ve obezite kontrolü, Akdeniz tipi beslenme ile sosyal ve zihinsel olarak aktif kalmak öne çıkar. 60 yaş sonrasında da beyin sağlığını korumak için yapılabilecekler vardır. Sosyal izolasyondan kaçınmak, işitme ve görme kaybı varsa tedavisini yaptırmak, düzenli uyku ve stres yönetimine dikkat etmek koruyucu olabilir. Bulmaca veya hafıza oyunları tek başına yeterli değildir; fiziksel hareket, yeni şeyler öğrenme, sosyal ilişkiler ve damar sağlığının birlikte korunması önem taşır.</p>

<p><strong>“Tedavisi yoksa erken tanının faydası ne?” düşüncesi doğru değil</strong></p>

<p>Demans konusunda en büyük yanılgılardan biri, unutkanlığın yalnızca yaşlanmanın doğal bir sonucu olduğunun düşünülmesidir. “Tedavisi yoksa erken tanının ne faydası var?” düşüncesi de doğru değildir. Erken tanı, tedavi edilebilir başka nedenlerin araştırılmasını ve uygun tedavilerin zamanında başlanmasını sağlayabilir. Ayrıca hastalığın seyri hakkında bilgi edinilmesi, kişinin ve ailesinin geleceğe yönelik planlama yapmasına da yardımcı olabilir. Demans, yaşam boyunca biriken risk faktörleriyle yakından ilişkilidir. Beyin sağlığını korumak için en iyi zaman erken yaşlar, ikinci en iyi zaman ise bugündür.</p>

<p><strong>Beyindeki proteini hedefleyen ilaçlar kullanılıyor</strong></p>

<p>Yeni nesil bazı ilaçlar, Alzheimer hastalığında beyinde biriken beta-amiloid proteinini hedefleyerek erken evredeki uygun hastalarda bilişsel gerileme hızını yavaşlatabilmektedir. Ancak bu tedaviler her Alzheimer hastası için uygun değildir. Tedavi öncesinde biyobelirteçlerle doğrulama yapılması, hastanın uygunluk açısından değerlendirilmesi ve tedavi sürecinde yakın takip ile düzenli beyin MR’larının yapılması gerekebilmektedir.</p>

<p><strong>Demans hastalarına kısa ve sakin cevaplar verin</strong></p>

<p>Demans hastalarının yakınlarına da bu süreçte önemli görevler düşmektedir. Aynı soruyu tekrar tekrar soran hastaya kısa ve sakin yanıt vermek, yanlış inanışlarla tartışmak yerine hastanın yaşadığı duyguyu anlamaya çalışmak daha uygun bir yaklaşım olabilir. Ani öfke veya huzursuzluk geliştiğinde öncelikle ağrı, açlık veya enfeksiyon gibi tıbbi nedenlerin araştırılması gerekir. Ev ortamının sade ve güvenli hale getirilmesi, günlük rutinin korunması ve hastanın yapabildiği işlerde mümkün olduğunca bağımsız bırakılması önemlidir. Yolunu kaybetme, trafik kurallarını karıştırma veya finansal işlemlerde belirgin hatalar görülmesi halinde araç kullanımı ile finansal ve hukuki planlamanın yeniden değerlendirilmesi gerekebilir. Bakım veren kişinin de kendi dinlenme ihtiyacını, sosyal yaşamını ve gerektiğinde profesyonel destek alma gereksinimini ihmal etmemesi, hem kendi iyilik hali hem de hastanın bakım süreci açısından önem taşımaktadır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/unutkanliginizi-yasliliktandir-diyerek-goz-ardi-etmeyin</guid>
      <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 14:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790227693-do-dr-rah-an-adviye-nan-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="22478"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Boyun omurgasını tehdit eden 5 hata!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/boyun-omurgasini-tehdit-eden-5-hata</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/boyun-omurgasini-tehdit-eden-5-hata" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda bilgisayar ve cep telefonu ekranı karşısında geçirilen uzun saatler günlük yaşamın adeta sıradan bir parçası haline geldi. Buna bir de masa başında saatlerce ekrana eğilerek oturmak ya da laptop kullanımı esnasında yanlış duruş pozisyonları eklendiğinde boyun bölgesi zorlanabiliyor ve zamanla ağrı, sertlik ve hareket kısıtlılığı gibi yakınmalar ortaya çıkabiliyor.</p>

<p><strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. İdris Avcı</strong> “Son yıllarda özellikle boyun ağrısı şikayeti ve boyun düzleşmesi (servikal lordoz kaybı) sorunu ile çok daha fazla karşılaşıyoruz. Çalışmalar, uzun süreli ekran kullanımının boyun ağrısı ile ilişkili olabileceğini göstermektedir.</p>

<p>Boyun ağrısı her zaman ciddi bir omurga hastalığına işaret etmez ancak tekrarlayan veya giderek artan ağrıların yanı sıra kola yayılan ağrı, uyuşma, karıncalanma ya da güç kaybı gibi belirtiler ortaya çıktığında altta yatan nedenin araştırılması gerekir. Dr. Avcı, boyun omurgasını tehdit eden 5 hatalı davranışı anlattı, korunmaya yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Telefon ekranına uzun süre baş öne eğik bakmak</strong><br />
Telefon ekranına bakarken başın uzun süre öne doğru eğilmesi, boyun omurgası ve çevresindeki kasların üzerindeki yükün artmasına neden olur. Telefonla konuşurken ya da telefon ekranına bakarken uzun süre aynı pozisyonda kalmak boyun ve omuz bölgesinde ağrı, sertlik ve yorgunluğa yol açar. Bu nedenle cep telefonunu kullanırken uzun süre aynı pozisyonda kalmamalı, sık aralıklarla pozisyon değiştirmeli ve boynun üzerindeki yükün azalması sağlanmalıdır.</p>

<p><strong>Bilgisayar karşısında saatlerce aynı pozisyonda kalmak</strong><br />
Masa başında çalışırken yalnızca oturma şekli değil, aynı pozisyonda uzun süre kalmak da boyun sağlığını olumsuz etkiler. Çalışma sırasında ekranın çok aşağıda ya da çok yukarıda olması, boyun ve omuzların uzun süre hareketsiz kalması ağrı ve kas gerginliğinin artmasına neden olur. Bu nedenle ekranın göz hizasına uygun konumlandırılması, dik oturulması ve düzenli aralar verilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>Boyun ağrısında gelişigüzel ağrı kesici kullanmak </strong></p>

<p>Dr. İdris Avcı “Boyun ağrısı her zaman ciddi bir omurga hastalığı anlamına gelmez ancak tekrarlayan veya giderek artan ağrıyı sürekli görmezden gelmek de doğru değildir. Özellikle kola yayılan ağrı, uyuşma, karıncalanma veya güç kaybı gibi belirtiler eşlik ediyorsa mutlaka uzman değerlendirmesi gerekir. Altta yatan neden belirlenmeden ağrı kesicilerin uzun süre ve kontrolsüz kullanılmasıı yan etki riskini artırabilirken, asıl nedenin gözden kaçmasına da neden olabilir” diyor.</p>

<p><strong>Boyun ağrısı varken bilinçsiz egzersiz yapmak</strong></p>

<p>Boyun ağrısı ortaya çıktığında ağrıyı hafifletmek amacıyla boynu zorlayan germe hareketleri veya kontrolsüz egzersizler yapmak şikayetlerin artmasına neden olabilir. Ağrının kaynağı kas gerginliği, eklem sorunları ya da sinir ve omurilik basısı gibi farklı durumlar olabildiği için her egzersiz her hasta için uygun değildir. Özellikle kola yayılan ağrı, uyuşma, karıncalanma veya güç kaybı gibi belirtiler varsa egzersize başlamadan önce uzman değerlendirmesi gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sosyal medyadaki egzersizleri uygulamaya çalışmak </strong></p>

<p>Dr. İdris Avcı “Sosyal medya platformlarında boyun ağrısını gidermeye yönelik paylaşılan egzersiz ve hareketler, kişinin sağlık durumu değerlendirilmeden uygulandığında önemli sorunlara yol açabilmektedir. Özellikle boyun çıtlatma, sert germe veya hızlı hareketler içeren uygulamalar bilinçsizce yapılmamalıdır. Boyun ağrısının nedeni belirlenmeli ve uygun egzersizler hekim ya da fizyoterapist önerisiyle planlanmalıdır” diyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/boyun-omurgasini-tehdit-eden-5-hata</guid>
      <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 13:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790232143-dris-avc-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="66127"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Soluduğumuz hava akciğer sağlığımızı doğrudan etkileyebilir]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/soludugumuz-hava-akciger-sagligimizi-dogrudan-etkileyebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/soludugumuz-hava-akciger-sagligimizi-dogrudan-etkileyebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) güncel verilerine göre dünya nüfusunun yüzde 99’u, WHO hava kalitesi kılavuzlarında önerilen seviyeleri aşan hava soluyor. Günlük yaşamda maruz kalınan hava kirliliği, başta solunum sistemi olmak üzere genel sağlığı etkileyebiliyor. </strong></p>

<p>26 Eylül Dünya Çevre Sağlığı Günü kapsamında çevresel koşulların insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çeken Erdem Hastanesi Çakmak Şubesi Göğüs Hastalıkları Hekimi Doç. Dr. Savaş Özsu, “Öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum veya göğüste sıkışma gibi şikâyetler çevresel faktörlerle ilişkili olabileceği gibi altta yatan bir akciğer hastalığının da belirtisi olabilir. Bu nedenle tekrarlayan veya uzun süren şikâyetlerin göz ardı edilmemesi gerekir” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hava kirliliği, günlük yaşamda farkında olmadan maruz kalınabilen önemli çevresel risklerden biri. Dış ortamla doğrudan temas halinde olan solunum sistemi ise hava kirliliğinin etkilerinin görülebildiği sistemlerin başında geliyor. Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliğini insan sağlığı açısından önemli çevresel risklerden biri olarak değerlendiriyor.</p>

<p>Hava kirliliği; kalp hastalıkları, inme, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), akciğer kanseri ve solunum yolu enfeksiyonları gibi birçok sağlık sorunuyla ilişkilendiriliyor. Erdem Hastanesi Çakmak Şubesi Göğüs Hastalıkları <strong>Hekimi Doç. Dr. Savaş Özsu</strong>, 26 Eylül Dünya Çevre Sağlığı Günü kapsamında hava kirliliğinin solunum sağlığı üzerindeki etkileri ve günlük yaşamda alınabilecek önlemler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>İnce partiküller akciğerlerin derin bölgelerine ulaşabiliyor</strong></p>

<p>Hava kirliliğinin solunum sistemi üzerindeki etkilerinde havada bulunan partikül maddelerin önemli rol oynadığını belirten Doç. Dr. <strong>Savaş Özsu</strong>, “Özellikle çok küçük boyuttaki partiküller solunum yoluyla en küçük hava yollarına kadar ulaşabiliyor. Hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde astım ve KOAH gibi kronik solunum hastalığı bulunan kişilerde şikâyetler artabiliyor. Ancak hava kirliliği yalnızca mevcut hastalığı olan kişiler açısından değil, uzun süre maruz kalan herkes için solunum sağlığı açısından risk oluşturabiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Hava kirliliği kronik solunum hastalıklarında şikâyetleri artırabiliyor</strong></p>

<p>Hava kalitesinin kötü olduğu dönemlerde özellikle kronik solunum hastalığı bulunan kişilerin çevresel koşulları göz önünde bulundurmasının önemli olduğunu belirten Doç. Dr<strong> </strong><strong>Savaş Özsu</strong>, “Astım ve KOAH gibi kronik solunum hastalığı bulunan kişiler hava kirliliğinin arttığı dönemlerde öksürük, nefes darlığı veya hırıltı gibi şikâyetlerinde artış yaşayabilir. Bu nedenle hava kalitesinin takip edilmesi, özellikle bu kişiler açısından günlük yaşamın planlanmasında yol gösterici olabilir” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yoğun fiziksel aktivite maruziyeti artırabiliyor</strong></p>

<p>Hava kirliliğinin yüksek olduğu günlerde açık havada yapılan yoğun fiziksel aktivitenin de maruziyeti artırabileceğini belirten Doç. Dr. <strong>Savaş Özsu</strong>, “Fiziksel aktivite sırasında daha hızlı ve derin nefes alıp verdiğimiz için soluduğumuz hava miktarı da artıyor. Hava kalitesinin kötü olduğu dönemlerde özellikle astım ve KOAH gibi kronik solunum hastalığı bulunan kişilerin açık havadaki yoğun fiziksel aktivitelerini sınırlandırması önemli” dedi.</p>

<p>Çevresel koşulların sağlık üzerindeki etkilerinin günlük yaşamda alınabilecek önlemlerle azaltılabileceğini belirten Doç. Dr.<strong> </strong><strong>Savaş Özsu</strong>, “Yaşadığımız çevre ile sağlığımız birbirinden bağımsız değil. Soluduğumuz havanın kalitesi akciğer sağlığımızı doğrudan etkileyebiliyor. Hava kalitesini takip etmek ve hava kirliliğinin yüksek olduğu dönemlerde maruziyeti mümkün olduğunca azaltmak önemli.</p>

<p>Bununla birlikte uzun süren öksürük, nefes darlığı, hırıltı veya göğüste sıkışma gibi belirtiler varsa bunları yalnızca çevresel faktörlere bağlamak yerine bir hekime başvurmak gerekir” diye konuştu.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/soludugumuz-hava-akciger-sagligimizi-dogrudan-etkileyebilir</guid>
      <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 11:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790233240-g-s-hastal-klar-hekimi-do-dr-sava-zsu-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="12553"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kanser tedavisi ağız sağlığını da etkiliyor!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/kanser-tedavisi-agiz-sagligini-da-etkiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/kanser-tedavisi-agiz-sagligini-da-etkiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uzmanlar, çocukluk çağı kanserlerinde uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin, ağız ve diş sağlığını da etkileyebildiğini söylüyor.</strong></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Ağız yaraları, kuruluk, enfeksiyon ve diş eti sorunlarının tedavi sürecini olumsuz etkileyebileceğine dikkat çeken Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “</strong><strong>Baş-boyun bölgesine radyoterapi uygulanan çocuklarda tükürük bezleri etkilenebileceği için </strong><strong>kalıcı ağız kuruluğu</strong><strong> gelişebilir ve çene hareketlerini kısıtlayan </strong><strong>trismus</strong> <strong>ortaya çıkabilir. Uzun dönemde, özellikle tedavi küçük yaşlarda uygulanmışsa, dişlerin gelişimi de etkilenebilir.” dedi.</strong></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Kanser tedavisi öncesinde ağızdaki enfeksiyon odaklarının belirlenmesinin önemli olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Şen, tedavi sırasında düzenli ve travmadan uzak ağız bakımının sürdürülmesi gerektiğini aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Şen ayrıca, diş hekimi kontrollerinin kanser tedavisinden ayrı düşünülmemesi gerektiğini vurguladı.</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Üsküdar Üniversitesi  Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, Çocukluk Çağı Kanserleri Farkındalık Ayı (Altın Eylül) kapsamında, kemoterapi ve radyoterapinin çocukların ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkileri ile tedavi öncesi ve sırasında koruyucu ağız bakımının önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Kemoterapi ve radyoterapiler ağız ve diş sağlığını etkiliyor!</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Çocukluk çağı kanserlerinde kemoterapi ve özellikle baş-boyun bölgesine uygulanan radyoterapinin, ağız ve dişleri doğrudan etkileyebildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “En sık karşılaşılan sorunlardan biri <strong>ağız mukozasında kızarıklık, hassasiyet ve yaraların oluşmasıdır</strong>. Bu durum ‘oral mukozit’ olarak adlandırılır ve ciddi ağrıya, yemek yemekte ve hatta bazen konuşmakta güçlüğe neden olabilir.” dedi.</p>&#13;
&#13;
<p>Bunun yanında ağız kuruluğu, tat değişiklikleri, diş hassasiyeti, diş çürüklerinde artış, diş eti sorunları ve mantar veya viral enfeksiyonlar görülebileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Baş-boyun bölgesine radyoterapi uygulanan çocuklarda ayrıca tükürük bezleri etkilenebileceği için <strong>kalıcı ağız kuruluğu</strong> gelişebilir ve çene hareketlerini kısıtlayan <strong>trismus</strong> ortaya çıkabilir. Uzun dönemde, özellikle tedavi küçük yaşlarda uygulanmışsa, dişlerin gelişimi de etkilenebilir. Dişlerde şekil ve boyut bozuklukları, mine gelişim problemleri, bazı dişlerin hiç gelişmemesi ve çene-yüz gelişiminde değişiklikler görülebilir.” şeklinde konuştu.</p>&#13;
&#13;
<p><strong>İyileşmeyen veya 14 günden uzun süren ağız lezyonları ciddiye alınmalı!</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Ağız yaralarının <strong>kızarıklık, hassasiyet ve yanma</strong> şeklinde başlayabileceğini, daha sonra ağrılı ülserlere dönüşebileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Çocuk yemek yemekten, içmekten veya dişlerini fırçalamaktan kaçınabilir. Özellikle küçük çocuklarda ağrı sözel olarak ifade edilmeyebileceği için <strong>iştahsızlık, ağlayarak yemek yeme veya ağız bakımına direnç gösterme</strong> önemli ipuçlarıdır.” dedi.</p>&#13;
&#13;
<p>Ailenin özellikle dikkat etmesi gereken durumlara değinen Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Çocuk sıvı veya besin alamıyorsa, ağız yaraları hızla artıyorsa, belirgin kanama varsa veya ağızda enfeksiyon düşündüren değişiklikler ortaya çıkıyorsa gecikmeden hekimiyle iletişime geçmesi önemli. Ayrıca tedavi sırasında bağışıklık sistemi baskılandığı için enfeksiyonların belirtileri her zaman belirgin olmayabilir. <strong>İyileşmeyen veya 14 günden uzun süren ağız lezyonları</strong> da mutlaka değerlendirilmeli.” uyarısında bulundu.</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Diş eti sorunları, tedavi ve ağız bakımıyla birlikte değerlendirilmeli!</strong></p>&#13;
&#13;
<p>Diş eti çekilmesinin, kanser tedavisinin en tipik ve doğrudan sonuçlarından biri olarak kabul edilmediğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Şen, şunları söyledi:</p>&#13;
&#13;
<p>“Ancak tedavi döneminde ağız sağlığının bozulması, ağız kuruluğu, beslenme değişiklikleri ve ağız bakımının aksaması diş eti dokularını olumsuz etkileyebilir. Ağız içinde ağrı ve mukozit nedeniyle çocuk dişlerini yeterince fırçalayamayabilir. Bu durum ağızda bakteri birikimini artırabilir. Öte yandan yanlış veya travmatik fırçalama da diş eti dokularına zarar verebilir. Dolayısıyla diş eti değişikliklerini yalnızca ‘kanser tedavisinin yan etkisi’ olarak değerlendirmek doğru değildir; <strong>tedavinin kendisi ile ağız bakımındaki değişiklikler birlikte değerlendirilmelidir.”</strong></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Kanser tedavisi öncesinde ağızdaki enfeksiyon odakları ortadan kaldırılmalı! </strong></p>&#13;
&#13;
<p>Kemoterapi öncesinde mevcut çürük, diş eti hastalığı veya enfeksiyonların tedavi edilmesinin önemli olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Bunun temel nedeni, kemoterapi sırasında çocuğun bağışıklık sisteminin baskılanmasıdır. Normal şartlarda kontrol altında olan bir diş enfeksiyonu, bağışıklık sistemi zayıfladığında çok daha ciddi hale gelebilir ve tedavinin seyrini olumsuz etkileyebilir.” dedi.</p>&#13;
&#13;
<p>İdeal yaklaşımın, <strong>kanser tedavisi başlamadan önce ağızda mevcut veya ileride sorun yaratabilecek enfeksiyon odaklarını ortadan kaldırmak olduğunu kaydeden </strong>Dr. Öğr. Üyesi Şen, “Öncelik; diş kaynaklı enfeksiyonlar, ileri diş çürükleri, ciddi periodontal problemler, prognozu kötü dişler ve ağız dokularını sürekli tahriş eden durumların tedavisidir. Buradaki amaç dişleri tedavi ederek kanser tedavisini geciktirmek değil. Tam tersine, <strong>onkoloji tedavisini gereksiz yere geciktirmeden, gelecekte ciddi enfeksiyon oluşturabilecek riskleri mümkün olduğunca önceden ortadan kaldırmaktır.” diye konuştu.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>&#13;
&#13;
<p><strong>Temel yaklaşım, ağız içini mümkün olduğunca temiz ve travmadan uzak tutmak olmalı! </strong></p>&#13;
&#13;
<p>Çocuk onkoloji hastalarında koruyucu ağız ve diş bakımı protokolü nasıl olması gerektiği hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Şen, şunları söyledi:</p>&#13;
&#13;
<p>“Temel yaklaşım, ağız içini mümkün olduğunca temiz ve travmadan uzak tutmaktır. Çocuk, genel durumu izin verdiği sürece <strong>yumuşak kıllı bir diş fırçasıyla günde 2–3 kez dişlerini ve dilini temizlemelidir.</strong> Kanser tedavisi sırasında ağız hijyeninin sürdürülmesi, ağızdaki mikroorganizma yükünü azaltarak enfeksiyon ve mukozit riskinin yönetilmesine yardımcı olur.</p>&#13;
&#13;
<p>Florürlü diş macunu kullanılmalı; çürük riski ve ağız kuruluğu varsa florür içeren ek koruyucu uygulamalar hekim tarafından planlanmalı. Beslenmede de özellikle şekerli ilaçlar ve yüksek karbonhidrat içeren takviyelerin çürük riskini artırabileceği unutulmamalı. Ağrı veya mukozit dönemlerinde ise çok sıcak, baharatlı, sert, kıtır ve asidik gıdalardan kaçınılmalı. Ayrıca ağız kuruluğu gelişen çocuklarda <strong>sık su içmek, şekersiz sakız veya uygun tükürük destekleyici ürünler kullanmak ve alkol içermeyen ağız bakım ürünlerini tercih etmek</strong> yararlı olabilir.</p>&#13;
&#13;
<p>Çocuk diş ipini doğru ve travma oluşturmadan kullanabiliyorsa günlük kullanım sürdürülebilir. Ancak kanama veya ağrı oluşuyorsa sorunlu bölge zorlanmamalı. Bağışıklık ve kan hücrelerinin çok düştüğü dönemlerde diş etlerine zarar verebilecek kürdan veya bazı su püskürtmeli cihazların kullanılması önerilmez.”</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Diş hekimi kontrolü, kanser tedavisinin dışında kalan ayrı bir konu değil! </strong></p>&#13;
&#13;
<p>Ağız sağlığının kanser tedavisinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmesi gerektiğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “<strong>Kanser tedavisi sadece hastalığı tedavi etmekten ibaret değildir; çocuğun tedaviyi güvenli ve mümkün olduğunca rahat bir şekilde sürdürebilmesi de önemlidir. Ağız, vücudun dışarıyla bağlantılı en önemli bölgelerinden biri. Ağızda bulunan bir enfeksiyon veya tedavi sırasında gelişen ciddi yaralar, çocuğun yemek yemesini, sıvı almasını ve genel durumunu etkileyebilir; hatta bazı durumlarda kanser tedavisinin planını zorlaştırabilir.” dedi.</strong></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Bu nedenle diş hekimi kontrolünün, kanser tedavisinin dışında kalan ayrı bir konu olmadığının altını çizen </strong>Dr. Öğr. Üyesi Şen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>&#13;
&#13;
<p><strong>Tam tersine, kemoterapi veya radyoterapi başlamadan önce ağızda enfeksiyon oluşturabilecek sorunların belirlenmesi, tedavi sırasında ağız hijyeninin korunması ve gelişebilecek yan etkilerin erken yönetilmesi, çocuğun yaşam kalitesini ve tedavi sürecinin güvenliğini destekler.</strong></p>&#13;
&#13;
<p><strong>Kısacası, sağlıklı bir ağız yalnızca sağlıklı dişler anlamına gelmez; kanser tedavisi gören bir çocuk için genel sağlığın da önemli bir parçasıdır.</strong></p>&#13;
&#13;
<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/kanser-tedavisi-agiz-sagligini-da-etkiliyor</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 14:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790157756-buse-y-lmaz-en-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="37061"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsülin direncinin 6 sinyali]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/insulin-direncinin-6-sinyali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/insulin-direncinin-6-sinyali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsülin direnci, vücudun kan şekerini düzenleyen insülin hormonuna karşı duyarlılığının azalmasıyla ortaya çıkıyor. Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilo gibi nedenlerle ülkemizde her 4 kişiden birinde insülin direnci görüldüğünü belirten <strong>Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç</strong>, “İnsülin direnci çoğu zaman sessiz ilerleyen bir sorun olsa da, bel çevresinde genişleme, sık acıkma, yemeklerden sonra uyku isteği, sürekli susama hissi gibi bazı sinyallerle de kendini gösterebilir.</p>

<p>Bunların hiçbiri tek başına insülin direncinin kanıtı olmadığı için, kişinin mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü erken tanı ve tedavi, ileride gelişebilecek tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir” diyor.</p>

<p>Dr. Turunç, insülin direncinin 6 sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p>· <strong>Bel çevresiniz genişliyorsa</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Göbek çevresinde yağlanma, insülin direnci açısından dikkate alınması gereken önemli işaretlerden biridir. Özellikle iç organların çevresinde biriken yağ dokusu metabolik açıdan daha fazla risk taşır. Kilo artışıyla birlikte bel çevresinde genişleme, hareketsiz yaşam ve ailede diyabet öyküsü de varsa, metabolik durumunuzun değerlendirilmesi gerekir. Ancak bel çevresi tek başına tanı koydurmaz; diğer risk faktörleriyle birlikte ele alınmalıdır.</p>

<p>· <strong>Yemekten kısa süre sonra yeniden acıkıyorsanız</strong></p>

<p>Dr. Emrah Turunç “Bazı kişiler insülin direnciyle birlikte öğünlerden kısa süre sonra yeniden acıktıklarını ve gün içerisinde daha sık yemek yeme ihtiyacı duyduklarını ifade edebiliyorlar. Porsiyonlarınız yeterli olmasına rağmen sürekli açlık hissediyorsanız, özellikle yoğun karbonhidrat içeren öğünlerin ardından açlık hissiniz tekrarlıyorsa bu durumu önemsemek gerekir” diyor.</p>

<p>· <strong>Yemekten sonra gözleriniz kapanıyorsa…</strong></p>

<p>Yemek sonrasında hafif rehavet çoğumuzun yaşadığı normal bir durum olabilir. Özellikle ağır ve yüksek kalorili öğünlerden sonra bu durum daha fazla hissedilebilir. Ancak her öğünden sonra belirgin halsizlik, uyku hali ve enerji düşüklüğü yaşanması; özellikle kilo artışı, sık acıkma veya kan şekeri yüksekliği gibi başka bulgular da varsa dikkate alınmalıdır.</p>

<p>· <strong>Tatlıya karşı koyamıyorsanız</strong></p>

<p>Tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik yoğun istek, insülin direncinde en sık dile getirilen yakınmalardan biridir. Ancak uzun süre aç kalmak, düzensiz beslenmek, yetersiz uyumak, stres gibi etkenler de tatlı isteğini artırabilir. Bu nedenle tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik aşırı tüketim isteği sadece insülin direncine bağlanamaz. Sık acıkma, kilo artışı ve bel çevresinde genişleme gibi başka belirtiler de eşlik ediyorsa hekime başvurulmalıdır.</p>

<p>· <strong>Boyun ve koltuk altınız koyulaştıysa</strong></p>

<p>Cilt değişikliği, insülin direnci açısından diğer yakınmalara göre daha dikkat çekici bulgulardan biridir. Boyun, koltukaltı veya kasık bölgesinde cildin koyulaşması ve kalınlaşması şeklinde ortaya çıkabilir. Özellikle fazla kilolu kişilerde böyle bir değişiklik fark edildiğinde kan şekeri metabolizmasının değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>· <strong>Kan yağlarınız yüksekse</strong></p>

<p>İnsülin direnci yalnızca kan şekeriyle ilgili bir durum değildir. Trigliserid yüksekliği, HDL kolesterol (iyi kolesterol) düşük olması, yüksek tansiyon ve bel çevresinde yağlanma bir arada görülebilir. Dr. Emrah Turunç “Kilonuz, bel çevreniz, tansiyonunuz, kan şekeriniz ve kan yağlarınızın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Birden fazla risk faktörünün aynı anda bulunması, metabolik açıdan daha dikkatli olunması gerektiğini gösterir” diyor.</p>

<p><strong>“Şekerim sınırda” deniyorsa… </strong></p>

<p>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, insülin direncinin uzun süre kan şekeri normalmiş gibi görünerek ilerleyebildiğini ancak zamanla prediyabetin ortaya çıkabildiğini belirterek şöyle diyor:</p>

<p>Zamanla pankreasın artan insülin ihtiyacını karşılaması zorlaştığında kan şekeri yükselmeye başlayarak prediyabet ortaya çıkabilir. Bu nedenle açlık kan şekeri veya üç aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1c değerlerinin prediyabet aralığına gelmesi önemli bir uyarıdır.</p>

<p>Prediyabet, ‘henüz diyabet değilim, dolayısıyla sorun yok’ anlamına gelmez. Tam tersine diyabet riskinin ufukta görünmeye başladığı, yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun takip ile müdahale edilmesi gereken kritik bir dönemdir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/insulin-direncinin-6-sinyali</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 13:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790142036-emrah-turun-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="19492"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Soluduğumuz hava akciğerlerimizi etkiliyor]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/soludugumuz-hava-akcigerlerimizi-etkiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/soludugumuz-hava-akcigerlerimizi-etkiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><img alt="" height="468" src="https://kocaelioncucom.teimg.com/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790062364-sedat-bayrakc.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="700" /></p>

<p><strong>Hava kirliliği, solunum sağlığını da etkileyen önemli bir risk faktörü. Uzun süren öksürük, nefes darlığı ve göğüste sıkışma hissi ise her zaman mevsimsel değişikliklere veya yorgunluğa bağlı olmayabiliyor.</strong></p>

<p>Günlük yaşamda farkında olmadan soluduğumuz egzoz dumanı, ısınma kaynaklı kirleticiler, sanayi emisyonları ve tütün dumanı, solunum yollarının sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle hava kirliliğine uzun süre maruz kalmak, mevcut solunum yolu hastalıklarının kontrolünü güçleştirebildiği gibi bazı kronik akciğer hastalıklarının gelişme riskine neden olabilir.</p>

<p>Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, hava kirliliğinin akciğerler üzerindeki etkilerini, dikkat edilmesi gereken solunum yolu belirtilerini ve günlük yaşamda alınabilecek önlemleri anlattı.</p>

<p>HAVA KİRLİLİĞİ AKCİĞERLERDE NASIL BİR ETKİ OLUŞTURUYOR?</p>

<p>Solunum sistemi, dış ortamdan alınan havayı akciğerlere ulaştırırken havada bulunan çeşitli parçacık ve gazlarla da temas ediyor. Özellikle ince partiküller, solunum yollarının derin bölgelerine kadar ulaşabiliyor.</p>

<p>Egzoz emisyonları, fosil yakıtların yakılması, sanayi faaliyetleri ve bazı evsel ısınma yöntemleri bu kirleticilerin kaynakları arasında yer alıyor. Havadaki kirleticilere maruz kalınması, solunum yollarında tahrişe ve iltihabi süreçlere neden olabiliyor. Bu durum özellikle astım ve KOAH bulunan kişilerde şikayetlerin artmasına yol açabiliyor.</p>

<p><strong>Hava kirliliğinin etkilerinin yalnızca dış ortamla sınırlı olmadığını belirten Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, şu değerlendirmede bulundu:</strong></p>

<p>Akciğerlerimiz gün boyunca soluduğumuz havayla sürekli temas halindedir. Havadaki zararlı parçacıklar ve gazlar, solunum yollarında tahrişe neden olabilir. Astım ve KOAH gibi kronik hastalığı bulunan kişilerde hava kalitesinin bozulması; öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığı gibi yakınmaların artmasına yol açabilir. Solunum sağlığını korumak için yalnızca sigara kullanımını değil, yaşadığımız ve çalıştığımız ortamların hava kalitesini de dikkate almamız gerekir.”</p>

<p>GEÇMEYEN ÖKSÜRÜĞÜ, HER ZAMAN MEVSİMSEL DEĞİŞİKLİKLERE BAĞLAMAYIN</p>

<p>Öksürük, solunum yollarının kendisini korumak için geliştirdiği doğal bir refleks. Ancak her öksürüğün nedeni aynı değil. Üst solunum yolu enfeksiyonları, alerjik hastalıklar, astım, reflü, sigara kullanımı ve bazı kronik akciğer hastalıkları öksürüğe neden olabiliyor.</p>

<p>Haftalar boyunca devam eden, giderek şiddetlenen veya nefes darlığıyla birlikte görülen öksürüğün yalnızca hava değişimine bağlanmaması gerekiyor.</p>

<p><strong>Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, öksürüğün süresi kadar eşlik eden belirtilerin de önemli olduğunu belirterek şu bilgileri paylaştı:</strong></p>

<p>Öksürük tek başına belirli bir hastalığın göstergesi değildir. Ancak uzun sürmesi, kişinin günlük yaşamını etkilemesi veya nefes darlığı, göğüs ağrısı, kanlı balgam ve açıklanamayan kilo kaybı gibi belirtilerle birlikte görülmesi durumunda nedeninin araştırılması gerekir. Sigara kullanan kişilerin zaman içerisinde gelişen öksürüğü normal kabul etmesi, altta yatan bazı hastalıkların fark edilmesini geciktirebilir.”</p>

<p>ASTIM VE KOAH AYNI HASTALIK DEĞİL</p>

<p>Astım ve KOAH, öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığı gibi ortak belirtiler gösterebildikleri için birbirleriyle karıştırılabilir. Bu iki hastalığın gelişim mekanizmaları, seyri ve tedavi yaklaşımları farklılık gösteriyor.</p>

<p>Astımda solunum yollarında değişken düzeyde daralma ve iltihabi süreçler görülüyor. Şikayetler alerjenler, enfeksiyonlar, egzersiz, soğuk hava veya hava kirliliği gibi etkenlerle artabiliyor. Bazı kişilerde belirtiler dönemsel olarak ortaya çıkarken bazı hastalarda daha sürekli seyredebilir.</p>

<p>KOAH ise genellikle sigara dumanı ve diğer zararlı gaz veya partiküllere uzun süre maruz kalınmasıyla ilişkili, kalıcı hava akımı kısıtlanması ile karakterize bir hastalık. Nefes darlığı, kronik öksürük ve balgam çıkarma sık görülen belirtiler arasında bulunuyor.</p>

<p>AKCİĞER KANSERİ RİSKİNDE SİGARA DIŞINDAKİ ETKENLER DE ÖNEMLİ</p>

<p>Akciğer kanseri açısından en önemli önlenebilir risk faktörlerinden biri tütün kullanımı. Günümüzde sigara içmeyen kişilerde de akciğer kanseri gelişebiliyor.</p>

<p>Pasif sigara dumanına maruz kalma, radon gazı, asbest gibi bazı mesleki maruziyetler ve uzun süreli hava kirliliği akciğer kanseri riskine neden olabilen etkenler arasında yer alıyor.</p>

<p>Hava kirliliği ile akciğer kanseri arasındaki ilişkinin bireysel düzeyde kesin bir hastalık öngörüsü anlamına gelmediğini belirten Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, şu ifadeleri kullandı:</p>

<p>Akciğer kanserini yalnızca sigara kullanan kişilerde görülen bir hastalık olarak değerlendirmek doğru değildir. Sigara kullanımı önemli bir risk faktörü olmakla birlikte çevresel ve mesleki maruziyetler de risk değerlendirmesinde dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Uzun süren öksürük, kanlı balgam, açıklanamayan kilo kaybı ve giderek artan nefes darlığı gibi belirtilerin farklı nedenleri olabilir. Bu nedenle belirtilerin kaynağının tıbbi değerlendirmeyle belirlenmesi gerekir.</p>

<p>ELEKTRONİK SİGARA AKCİĞERLER İÇİN ZARARSIZ BİR ALTERNATİF DEĞİL</p>

<p>Elektronik sigaraların geleneksel sigaralardan farklı bir çalışma mekanizmasına sahip olması, solunum sistemi açısından risksiz oldukları anlamına gelmiyor. Elektronik sigaraların oluşturduğu aerosol, kullanılan ürünün içeriğine bağlı olarak nikotin, ince partiküller, bazı uçucu organik bileşikler ve metaller içerebilir. Bu maddelere maruz kalınması solunum yollarında tahrişe ve iltihabi süreçlere neden olabiliyor.</p>

<p><strong>Genç yaşlarda başlayan nikotin kullanımının bağımlılık gelişimi açısından önemli bir risk oluşturduğunu belirten Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, şu açıklamada bulundu:</strong></p>

<p>Elektronik sigaraların yalnızca su buharı oluşturduğu düşüncesi doğru değildir. Bu ürünlerin oluşturduğu aerosol, solunum sistemini etkileyebilecek çeşitli maddeler içerebilir. Uzun dönem sağlık etkilerine ilişkin bilgiler gelişmeye devam etmekle birlikte elektronik sigaraların zararsız olduğu söylenemez. Çocukların ve gençlerin nikotin içeren ürünlerden korunması, solunum sağlığı açısından önem taşımaktadır.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>EVDEKİ HAVA DA AKCİĞER SAĞLIĞINI ETKİLEYEBİLİR</p>

<p>Hava kirliliği denildiğinde çoğunlukla trafik, sanayi ve dış ortam koşulları akla geliyor. Ancak ev ve iş yerlerinde solunan havanın kalitesi de solunum sağlığı açısından önem taşıyor.</p>

<p>Sigara dumanı, yetersiz havalandırma, yemek pişirme sırasında ortaya çıkan kirleticiler, nem ve küf oluşumu iç ortam hava kalitesini olumsuz etkileyebiliyor.</p>

<p>Astım ve alerjik solunum yolu hastalığı bulunan kişilerde iç ortam koşulları şikayetlerin artmasına neden olabiliyor.</p>

<p><strong>Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, iç ortam hava kalitesinin iyileştirilmesine yönelik şu bilgileri paylaştı:</strong></p>

<p>Yaşam alanlarında sigara içilmemesi, nem ve küf oluşumunun önlenmesi, yemek pişirme sırasında uygun havalandırmanın sağlanması ve hava kalitesinin elverişli olduğu zamanlarda ortamın havalandırılması önemlidir. HEPA filtreli hava temizleme cihazları havadaki bazı partiküllerin azaltılmasına yardımcı olabilir. Ancak bu cihazlar kirletici kaynakların ortadan kaldırılmasının veya uygun havalandırmanın yerine geçmez.</p>

<p>HAVA KİRLİLİĞİNİN YOĞUN OLDUĞU GÜNLERDE NELERE DİKKAT EDİLMELİ?</p>

<p>Hava kalitesinin düşük olduğu dönemlerde özellikle astım, KOAH ve diğer kronik solunum yolu hastalıkları bulunan kişilerin maruziyetlerini azaltmaları önem taşıyor. Çocuklar, ileri yaştaki bireyler, gebeler ve kronik kalp veya akciğer hastalığı bulunan kişiler hava kirliliğinin olumsuz etkilerine karşı daha hassas olabiliyor.</p>

<p><strong>Uzm. Dr. Sedat Bayrakçı, günlük yaşamda alınabilecek önlemleri şöyle açıkladı:</strong></p>

<p>Hava kirliliğinin yoğun olduğu günlerde açık havada uzun süreli ve yoğun fiziksel aktivitelerin azaltılması, hava kalitesi bilgilerinin takip edilmesi ve mümkün olduğunca yoğun trafik kaynaklarından uzak durulması yararlı olabilir.</p>

<p>Dışarı çıkılması gereken durumlarda uygun şekilde kullanılan partikül filtreli maskeler bazı hava kaynaklı parçacıklara maruziyeti azaltabilir. Ancak bu maskelerin gaz kirleticilere karşı aynı korumayı sağlamadığı unutulmamalıdır.</p>

<p>Kronik solunum yolu hastalığı bulunan kişilerin de hekimleri tarafından belirlenen tedavi planlarını sürdürmeleri önemlidir.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/soludugumuz-hava-akcigerlerimizi-etkiliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 13:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790062499-woman-sneezes-standing-street-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="92762"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zeka ile düşünme becerimiz zayıflıyor mu?]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/yapay-zeka-ile-dusunme-becerimiz-zayifliyor-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/yapay-zeka-ile-dusunme-becerimiz-zayifliyor-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yapay zekanın yalnızca bilgiye erişimi değil, insanın düşünme ve karar verme süreçlerini de dönüştürdüğünü belirten Sosyolog Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “Bilgiye daha hızlı ulaşmak, daha iyi düşünmek anlamına gelmez.” dedi.</strong></p>

<p>Çözümün yapay zekadan uzak durmak olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Süleymanlı, “Mesele onu düşüncenin yerine değil, düşüncenin ortağı haline getirmektir.” diye konuştu.</p>

<p>Yapay zekaya yöneltilen soruların kullanım biçimini değiştirebileceğine işaret eden Prof. Dr. Süleymanlı; “Benim yerime düşün” yerine “Benim düşünceme itiraz et”, “Bana doğru cevabı ver” yerine “Başka hangi bakış açıları mümkün?”, “Benim için karar ver” yerine ise “Burada neyi gözden kaçırıyorum?” sorularının yöneltilmesini önerdi.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi <a href="https://uskudar.edu.tr/itbf/sosyoloji" rel="nofollow"><span style="color:#2980b9">Sosyoloji Bölümü</span></a><span style="color:#2980b9"> </span>Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, Cemil Meriç’in düşünmeye verdiği önemden hareketle yapay zeka çağında bağımsız düşünme, öğrenme ve karar verme becerilerinin karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi.</p>

<p>Teknolojik dönüşümlerin tarih boyunca insanın bilgiyle kurduğu ilişkiyi değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, “İnsanlık tarihinde büyük teknolojik dönüşümler yalnızca üretim biçimlerini değil, insanın bilgiyle ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi de değiştirdi. Matbaa bilgiyi yaygınlaştırdı, makineler fiziksel emeği hafifletti, internet bilgiye erişimi hızlandırdı. Yapay zeka ise daha farklı bir eşiği temsil ediyor. Çünkü bu kez teknoloji yalnızca bilgiye ulaşmamıza yardımcı olmuyor; yorumlama, karşılaştırma, yazma, muhakeme etme ve karar verme süreçlerimize de doğrudan giriyor.” dedi.</p>

<p><strong>Düşünmek savaşmaktır, yapay zeka çağında yeniden anlam kazanıyor </strong></p>

<p>Yapay zeka meselesinin teknolojik gelişme ve verimlilikle sınırlı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, konunun insanın bilişsel özerkliği, yani kendi başına düşünebilme ve karar verebilme kapasitesiyle de ilgili olduğunu söyledi.</p>

<p>Kendisini bir “fikir işçisi” olarak tanımlayan Cemil Meriç’in temel kaygılarından birinin, insanın hazır düşünce kalıplarına teslim olmaması olduğunu belirten Prof. Dr. Süleymanlı, Meriç’in “Düşünmek savaşmaktır” sözünün yapay zeka çağında yeniden anlam kazandığını ifade etti.</p>

<p>Saniyeler içinde metin yazabilen, kitap özetleyebilen ve argüman oluşturabilen sistemlerin kullanımında belirleyici olanın, insanın kendi düşünme süreciyle kurduğu ilişki olduğunu kaydeden Prof. Dr. Süleymanlı, “Sorun yapay zekanın bunları yapabilmesi değil. Asıl mesele, kendi yapmamız gereken zihinsel işleri hangi noktadan itibaren ona bırakmaya başladığımızdır. Özellikle yeni kuşaklar açısından bu durum, düşünme, sorgulama ve problem çözme becerilerinin yeterince gelişmeden zayıflaması riskini taşımaktadır.” diye konuştu.</p>

<p></p>

<p><strong>Düşünme ve karar verme yetisi ne ölçüde teknolojide? </strong></p>

<p>Tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari’nin yapay zekanın karar süreçlerine katılabilen bir “aktör” haline gelmesine ilişkin uyarılarına da değinen Prof. Dr. Süleymanlı, teknolojiyi kimin kullandığı kadar, düşünme ve karar verme yetkisinin ne ölçüde teknolojiye bırakıldığının da sorgulanması gerektiğini söyledi.</p>

<p>İnsan aklının teknolojiyle güçlendirilebileceğini belirten Prof. Dr. Süleymanlı, “Ancak düşünme, karşılaştırma, şüphe etme ve karar verme sorumluluğunu bütünüyle teknolojiye bıraktığında, yardımcı bir araçtan değil, bilişsel bağımlılıktan söz etmeye başlarız.” değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p><strong>Bilişsel becerilerdeki değişim doğrudan yapay zekaya bağlanamaz</strong></p>

<p>Bazı ülkelerde IQ testlerindeki kuşaklar arası yükselişin yavaşladığına, durduğuna veya kimi bilişsel alanlarda tersine döndüğüne işaret eden araştırmalar bulunduğunu aktaran Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı, bu bulguların yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Yirminci yüzyılın büyük bölümünde gözlenen yükselişin “Flynn etkisi” olarak adlandırıldığını hatırlatan Prof. Dr. Süleymanlı, “Bunu doğrudan yapay zekaya bağlamak belki doğru olmaz. Çünkü bu eğilimlerin bir bölümü üretken yapay zekanın yaygınlaşmasından çok önce başlamıştı.” dedi.</p>

<p>Eğitim kalitesi, dikkat dağınıklığı, sosyal medya, ekran kullanımı ve uzun metin okuma alışkanlığındaki değişimlerin bu tartışmada birlikte ele alınması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Süleymanlı, hazır cevaba anında ulaşmanın zihinsel çaba gösterme alışkanlığını dönüştürebileceğine dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. Süleymanlı, “Bu nedenle asıl mesele, yapay zekanın tek başına bir gerileme nedeni olup olmadığı değil, mevcut bilişsel zayıflıkları derinleştirip derinleştirmeyeceğidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Öğrenme yalnızca doğru cevabı bulmak değildir”</strong></p>

<p>Yapay zekanın nasıl bir bilişsel ortamda yaygınlaştığının önem taşıdığını belirten Prof. Dr. Süleymanlı, uzun süreli dikkat, okuma ve bağımsız düşünme alışkanlıklarının zayıfladığı bir ortamda, düşünsel yükü üstlenen teknolojilerin yeni riskler doğurabileceğini söyledi.</p>

<p>Öğrencilerin birkaç saniyede ödev hazırlayabildiğini, bir kitabı okumadan özetine ulaşabildiğini ve kendi görüşünü oluşturmadan akademik görünümlü metinler üretebildiğini ifade eden Prof. Dr. Süleymanlı, “Bilgiye daha hızlı ulaşmak, daha iyi düşünmek anlamına gelmez. Çünkü öğrenme yalnızca doğru cevabı bulmak değildir. Öğrenme; aramak, yanılmak, karşılaştırmak, şüphe etmek ve yeniden düşünmektir.” şeklinde görüşlerini dile getirdi.</p>

<p><strong>Yapay zekaya “Benim düşünceme itiraz et” denilmeli</strong></p>

<p>Çözümün yapay zekadan uzak durmak olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Süleymanlı, “Mesele onu düşüncenin yerine değil, düşüncenin ortağı haline getirmektir.” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yapay zekaya yöneltilen soruların kullanım biçimini değiştirebileceğine işaret eden Prof. Dr. Süleymanlı; “Benim yerime düşün” yerine “Benim düşünceme itiraz et”, “Bana doğru cevabı ver” yerine “Başka hangi bakış açıları mümkün?”, “Benim için karar ver” yerine ise “Burada neyi gözden kaçırıyorum?” sorularının yöneltilmesini önerdi.</p>

<p><strong>Teknolojik yatırımlara güçlü bir düşünce kültürü eşlik etmeli</strong></p>

<p>Türkiye ve Türk dünyası açısından meselenin yalnızca teknolojik altyapı kurmak ve yapay zeka yatırımlarını artırmak olmadığını belirten Prof. Dr. Süleymanlı, teknolojik kapasiteyle birlikte okuma, eleştirel düşünme, sorgulama ve araştırma kültürünün de geliştirilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p>Düşünsel altyapının zayıf olduğu ortamlarda hazır bilgiye yönelimin ve bilişsel bağımlılığın derinleşebileceği uyarısında bulunan Prof. Dr. Süleymanlı, geleceğe ilişkin tartışmanın merkezinde insanın düşünme sorumluluğunun bulunması gerektiğini vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>Çünkü geleceğin temel sorusu makinelerin ne kadar akıllı olacağı değildir. Asıl soru şudur: Yapay zeka bizim yerimize düşündükçe, biz kendimiz düşünmeye devam edecek miyiz?</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/yapay-zeka-ile-dusunme-becerimiz-zayifliyor-mu</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 12:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1790065561-00-prof-dr-ebulfez-s-leymanl-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="81025"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İşitme kaybında erken müdahale önemli!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/isitme-kaybinda-erken-mudahale-onemli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/isitme-kaybinda-erken-mudahale-onemli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uzmanlar, işitme kayıplarının çocuklarda erken dönemde tespit edilmesinin, dil ve konuşma gelişimi açısından büyük önem taşıdığını söylüyor.</strong></p>

<p>Yenidoğan döneminden itibaren yapılan işitme taramalarının işitme kaybının erken fark edilmesini sağladığını ifade eden Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Çocuklar okula başlamadan önce mutlaka işitme taramasından geçirilmeli. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin bazı davranış değişikliklerine de dikkat etmesi gerekir.” dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Erken müdahalenin dil gelişiminde daha hızlı sonuç alınmasını sağladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, koklear implant sonrasında konuşma terapisinin de sürecin önemli bir parçası olduğunu vurguladı.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi <a href="https://npistanbul.com/kulak-burun-bogaz" rel="nofollow">Kulak, Burun, Boğaz</a> Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, 21-27 Eylül Dünya İşitme Engelliler Günü kapsamında çocuklarda işitme kaybının erken tanılanması, işitme kaybının dil ve konuşma gelişimi ile okul başarısına etkisi ve erken müdahalede işitme cihazı, koklear implant ve konuşma terapisinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>İşitme kaybında erken tanı ve müdahale büyük önem taşıyor!</strong></p>

<p>İşitme kayıplarının erken dönemde tespit edilmesinin önemine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bebekler doğar doğmaz Sağlık Bakanlığının organize ettiği uygulamayla bütün çocuklara BERA dediğimiz tarama testi yapılır. Böylece işitme kaybını doğuştan itibaren tespit edebiliyoruz.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, daha sonra okul çağında işitme testleriyle bunun desteklemesi gerektiğini aktardı.</p>

<p><strong>Konuşma, işitmenin devamı!</strong></p>

<p>Her çocuğun işittiği zaman konuşabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, konuşmanın işitmenin devamı olduğunu dile getirdi.</p>

<p>“Eğer çocuk işitmiyorsa konuşamaz.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, şunları söyledi:</p>

<p>“Hatta bir miktar işitmesi varsa ve bazı frekansları duymuyorsa o frekansların seslerini çıkaramaz. Hava titreşimine biz işitme diyoruz. Beyin bunu algılıyor ve işitme olarak değerlendiriyor. İşitme beynin arkasında toplandıktan sonra değerlendirilerek dil üzerine emirler veriyor ve konuşma olarak bize tekrar aktarılıyor. Böylece çocuk duyduğu her sesi tekrarlayabiliyor. Eğer aile Çince konuşuyorsa çocuk Çince, İngilizce konuşuyorsa İngilizce, Türkçe konuşuyorsa Türkçe sesler çıkarabiliyor.”</p>

<p><strong>İşitme, okul başarısında önemli bir kriter!</strong></p>

<p>İşitmenin okul başarısında en önemli kriterlerden biri olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Çocuklarda birçok nedenle işitme kaybı gelişebilir. Doğuştan işitme kayıplarının yanı sıra ilerleyen dönemde sarılık, yüksek ateş ve kullanılan ilaçlara bağlı, özellikle çocukluk çağında kullanılan antibiyotiklere bağlı işitme kayıpları da ortaya çıkabilir.” dedi.</p>

<p>Çocukların okula başlamadan önce mutlaka işitme taramasından geçirilmesi gerektiğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Ebeveynlerin ve öğretmenlerin bazı davranış değişikliklerine de dikkat etmesi gerekir. Bir çocuk işitmiyorsa bunu tespit etmek için çok basit yöntemler var. Örneğin ‘Çocuk televizyona fazla yaklaşıyor, televizyonun sesini çok fazla açıyor’ denilebilir. Okulda öğretmen çocuğu ön sıralara alabilir. Çünkü arkada duymadığı için yaramazlık yapmaya başlayabilir ve öğretmen bunu öne doğru çekebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her yaşta işitme kaybı tespit edilebiliyor!</strong></p>

<p>Çocuğun yaşına ve teste vereceği yanıta göre farklı işitme testlerinin uygulanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Çocuk işitme testine, objektif ve sübjektif işitme testine cevap verirse bir işitme testi yapıyoruz. Çok kolay ve eğlenceli bir testtir. Sesler veriyoruz ve saf sesleri, yani frekansları ölçüyoruz.” dedi.</p>

<p>Ancak daha küçük yaşta ve oyun odyometrisine cevap vermeyecek düzeydeki çocuklar için BERA denilen testin uygulandığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Buna objektif işitme testi diyoruz. Çocuğa bir ses veriyoruz ve EEG ile beyinden alıyoruz. Böylece her yaşta çocuğun işitme kaybı olup olmadığını tespit edebiliyoruz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İşitme kaybında teknoloji önemli imkânlar sunuyor!</strong></p>

<p>İşitme kaybının türüne göre farklı tedavi yöntemlerinin uygulanabildiği bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Eğer iletim tipi işitme kaybıysa, çocuk 4 yaş civarındaysa ve orta kulakta sıvı varsa tüp takıyoruz. Ancak sensörinöral ve ileri derecede işitme kaybı varsa koklear implantla yine çocuğu işittirebiliyoruz. Teknoloji çok ilerledi. Yeter ki geç kalmayalım. Çünkü dil gelişimi için ne kadar erken işittirmeye başlarsak o kadar hızlı cevap alabiliyoruz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Konuşma terapisi, koklear implantın devamı!</strong></p>

<p>Koklear implant uygulanan çocukların duyduğu sesleri anlamlandırmasının da önemli olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, bu süreçte konuşma terapisinin önemine dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>Diyelim ki koklear implantı yaptık ve çocuk işitmeye başladı. Ancak duyduğu her sesi anlamlandırmak gerekiyor. Örneğin sarının ne olduğunu tekrar tekrar öğretiyoruz. Sarı kelimesini duyduğunda bunun o rengin karşılığı olduğunu, süt kelimesinin ise o sıvı maddeyi ifade ettiğini öğretiyoruz. Bunlara konuşma terapisi diyoruz. Konuşma terapisi koklear implantın devamıdır.</p>

<p>Artık hiçbir çocuk işitme kaybı nedeniyle çaresiz kalmamalı. Eğer kulakta ses duymuyorsa iç kulağa ses verebiliyoruz. İç kulakta da sesi duymuyorsa direkt beyin sapına kadar o sesi iletebiliyoruz. Teknolojiyi kullanmak gerekiyor. Artık hiçbir çocuk işitme engelli olmak zorunda değil.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/isitme-kaybinda-erken-mudahale-onemli</guid>
      <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 15:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1789986830-ali-rahimi-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="61597"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Alzheimer’da erken tanı, hasta kadar bakım veren için de önemli!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/alzheimerda-erken-tani-hasta-kadar-bakim-veren-icin-de-onemli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/alzheimerda-erken-tani-hasta-kadar-bakim-veren-icin-de-onemli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Alzheimer’da erken tanının tedavi, bakım ve destek süreçlerinin planlanmasında önemli rol oynadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tanının gecikmesinde korku ve damgalanmanın da etkili olduğunu söyledi. </strong></p>

<p><strong>“Belirtilerin ne zaman fark edildiği hem hastalığın yönetimini hem de ailenin uyum sürecini doğrudan etkiler.” diyen Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, “Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır; ancak bu başlangıç yalnızca hastanın değildir. Tanı anında hastalığı onunla birlikte üstlenen bir bakım veren de vardır ve o kişi yalnız bırakıldığında sürecin tamamı kırılganlaşır.” dedi.</strong></p>

<p>Dünyada 55 milyon insan demansla yaşarken, bu kişilerin yaklaşık dörtte üçünün tanı almadığı belirtiliyor. Alzheimer’s Disease International’ın (ADI) 2026 Dünya Alzheimer Ayı için belirlediği “Ne kadar erken bilirseniz, o kadar fazlasını yapabilirsiniz” teması, erken tanının tedavi, bakım ve destek süreçlerindeki önemine dikkat çekiyor.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi, Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, 21 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Günü dolayısıyla erken tanının önemi, tanıyı geciktiren toplumsal etkenler ve bakım verenlerin desteklenmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tanının gecikmesinde tıbbi etkenlerin yanı sıra toplumsal nedenlerin de rol oynadığını belirterek, önemsiz görülen belirtilerde bile değerlendirmenin ertelenmemesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Uzun yıllardır demansla yaşayan bireyler ve ailelerine yönelik destek faaliyetlerinde yer alan Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, alandaki en yaygın yanılgının demansın yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülmesi olduğunu belirtti.</p>

<p><a href="https://uskudar.edu.tr/akademik-personel/idil-arasan-dogan" rel="nofollow">Dr. İdil Arasan Doğan</a>, “Demans, yaşlanmanın normal bir parçası değildir; ilerleyici bir beyin hastalığıdır. Belirtilerin ne zaman fark edildiği hem hastalığın yönetimini hem de ailenin uyum sürecini doğrudan etkiler.” dedi.</p>

<p><strong>Tanının ertelenmesi, bakım ve destek süreçlerini de geciktiriyor</strong></p>

<p>Tanının yalnızca hastalığın adının konulması anlamına gelmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tedavi, bakım ve destek süreçlerinin planlanabilmesi açısından da önemli bir başlangıç olduğunu ifade etti.</p>

<p>Tanının ertelenmesinin arkasında sıklıkla “Bilinmesi neyi değiştirir?” düşüncesinin bulunduğunu aktaran Arasan Doğan, “Oysa erken tanının somut kazanımları bulunuyor. İlaç tedavisi, kişinin işlevselliğinin en yüksek olduğu evrede başlatılabiliyor. Kişi; nerede yaşayacağı, bakımının nasıl düzenleneceği ve kendisini ilgilendiren diğer kararlar bakımından sürece daha fazla katılabiliyor. Aile, süreci hazırlıklı biçimde yönetebiliyor; kaybolma ve düşme olayları önlenebiliyor ve hastane yatışlarının sıklığı da azalıyor.” diye konuştu.</p>

<p></p>

<p><strong>Her unutkanlık demans anlamına gelmiyor</strong></p>

<p>Ailelerin en çok zorlandığı konulardan birinin yaşa bağlı unutkanlık ile değerlendirme gerektiren belirtileri ayırt etmek olduğunu ifade eden Arasan Doğan, “Anahtarın nereye konulduğunu unutmak yaşla açıklanabilir; anahtarın ne işe yaradığını unutmak açıklanamaz. Randevu gününü karıştırmak olağandır; aynı soruyu on dakika içinde üç kez sormak değildir. Bir sözcüğü anımsamakta güçlük çekmek beklenebilir; cümleyi yarıda bırakıp sözcüğü hiç bulamamak beklenmez. Ya da yabancı bir semtte yön sormak sıradandır ve fakat bilinen bir sokakta yolu kaybetmek üzerinde durulması gereken bir belirtidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>“Alzheimer utanılacak bir hastalık değildir”</strong></p>

<p>Tanının önündeki engellerin her zaman tıbbi olmadığını belirten Arasan Doğan, korku ve damgalanmanın başvuruyu geciktirebildiğine dikkat çekti. Alzheimer’s Disease International’ın (ADI) verilerine değinen Arasan Doğan, “ADI’nin verilerine göre bakım verenlerin yüzde 35’i ailesindeki demans tanısını çevresinden gizliyor; demansla yaşayan kişilerin ve yakınlarının yüzde 46’sı tanının önündeki engel olarak korku ve damgalanmayı gösteriyor. Demansla yaşayan kişilerin yüzde 88’i ayrımcılığa uğradığını belirtirken, sağlık ve bakım profesyonellerinin yüzde 65’i demansı normal yaşlanmanın bir parçası olarak değerlendiriyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Damgalanmanın tanı sürecini yıllarca geciktirebildiğini ifade eden Arasan Doğan, “Alzheimer utanılacak bir hastalık değildir. Kimsenin ihmalinin sonucu değildir; kişinin karakteri, iradesi ya da yaşam biçimiyle açıklanamaz.” dedi.</p>

<p><strong>Değiştirilebilir risk faktörlerine dikkat!</strong></p>

<p>Demans riskini azaltmaya yönelik çalışmaların önemine de değinen Arasan Doğan, “Lancet Demans Komisyonunun tanımladığı 14 değiştirilebilir risk faktörü, demans vakalarının yüzde 45’e kadarının önlenebileceğine işaret ediyor. Bu faktörler arasında düşük eğitim düzeyi, işitme kaybı, yüksek LDL kolesterol, depresyon, kafa travması, fiziksel hareketsizlik, diyabet, sigara kullanımı, hipertansiyon, obezite, aşırı alkol tüketimi, sosyal izolasyon, hava kirliliği ve tedavi edilmemiş görme kaybı yer alıyor. Buna karşın her dört kişiden biri demans için yapılabilecek bir şey olmadığını düşünüyor.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Bakım verenin de desteğe ihtiyacı var</strong></p>

<p>Demansta müdahale alanının yalnızca hastayla sınırlı tutulmaması gerektiğini vurgulayan Arasan Doğan, “Bakım veren, bakım sürecinin destekçisi değil, başlı başına bir müdahale hedefidir. Yükü ölçülebilir, riski önceden görülebilir ve yapılandırılmış bir programla azaltılabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p>Tükenmişlik düzeyi yüksek bakım verenlerin kronik stres, öfke, suçluluk ve çaresizlik yaşayabildiğini belirten Arasan Doğan, bu tablonun zaman içinde tahammülsüzlüğe ve istem dışı ihmale dönüşebildiğine dikkat çekti. Arasan Doğan, bakım verene yönelik psikoeğitim ve psikolojik destek programlarının hastanın bakım kalitesini de doğrudan koruduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>“Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır”</strong></p>

<p><strong>Tanıyla birlikte bakım verenin de desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Arasan Doğan, sözlerini şöyle tamamladı:</strong></p>

<p>Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır; ancak bu başlangıç yalnızca hastanın değildir. Tanı anında hastalığı onunla birlikte üstlenen bir bakım veren de vardır ve o kişi yalnız bırakıldığında sürecin tamamı kırılganlaşır. Demansta bugün iyileştiremediğimiz şeyin yanında, güçlendirebildiğimiz bir taraf her zaman bulunur: bakım verenin kendisi. Orada yapılabilecek çok şey vardır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/alzheimerda-erken-tani-hasta-kadar-bakim-veren-icin-de-onemli</guid>
      <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 15:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1789986069-idil-arasan-do-an-002-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="73917"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[50 yaşından sonra prostat kontrolünü ihmal etmeyin!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Prostat kanseri, erken evrelerde çoğu zaman herhangi bir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Türkiye’de erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasında ikinci sırada yer alan prostat kanserinin erken tanısı, düzenli üroloji kontrolleri ve PSA testiyle mümkün olabiliyor.</p>

<p>Özellikle 50 yaşından sonra risk artarken, ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkeklerin daha erken yaşlarda değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Erdal Kukul, prostat kanseri hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.</p>

<p><strong>Kendinizi iyi hissetmeniz kontrollerinize bahane olmasın</strong></p>

<p>Prostat, erkek üreme sisteminin bir parçası olan ve idrar kesesinin hemen altında yer alan ceviz büyüklüğünde bir bezdir. Prostat kanseri, bu bezdeki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Genellikle yavaş ilerleyen bir hastalık olmakla birlikte, bazı türleri daha agresif seyredebilir.</p>

<p>Hastalığın en önemli özelliklerinden biri, erken evrelerde çoğu zaman belirti vermemesidir. Bu nedenle prostat kanserinin erken dönemde saptanmasında düzenli kontroller önemli bir yere sahiptir. Prostat kanseri erken evrelerde herhangi bir belirti vermeyebilir.</p>

<p>Bu nedenle “Kendimi iyi hissediyorum” düşüncesiyle kontrollerin ertelenmesi risk oluşturabilir. Hastalık riski 50 yaşından sonra artabilir. Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkeklerde ise risk daha yüksek olabilir.</p>

<p><strong>Erken teşhis hayati önem taşıyor</strong></p>

<p>Prostat kanseri erken evrede saptandığında yüksek oranda tedavi edilebilir ve hastaların yaşam beklentisi normale yakın seviyelere ulaşabilir. Hastalığın ileri evrede teşhis edilmesi ise tedavi seçeneklerinin daha kapsamlı hale gelmesine neden olabilir.</p>

<p>PSA kan testi ve ürolojik değerlendirme, prostat kanserinin erken tanısında kullanılan önemli yöntemler arasında yer alır. 50 yaşından itibaren erkeklerin, doktor değerlendirmesi doğrultusunda düzenli üroloji kontrolü ve PSA testi yaptırması önemlidir.</p>

<p>Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan veya yüksek risk grubunda yer alan erkeklerin 40-45 yaşlarından itibaren değerlendirilmesi gerekebilir. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, sigaradan ve aşırı alkol tüketiminden uzak durulması genel sağlık açısından önem taşır.</p>

<p>Sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, idrar yaparken zorlanma veya idrarda kan görülmesi gibi şikayetlerde vakit kaybetmeden üroloji uzmanına başvurulması gerekir.</p>

<p><strong>Tedavi kişiye özel planlanıyor</strong></p>

<p>Prostat kanserinde tedavi yaklaşımı; hastalığın evresi, tümörün özellikleri, hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve kişisel tercihleri gibi birçok faktör dikkate alınarak belirlenir.</p>

<p><strong>Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:</strong></p>

<p>· <strong>Aktif izlem:</strong> Düşük riskli ve yavaş ilerleyen prostat kanserlerinde, hemen tedavi yerine düzenli takip tercih edilebilir.</p>

<p>· <strong>Cerrahi tedavi:</strong> Radikal prostatektomi, prostatın tamamen çıkarılmasını amaçlayan cerrahi yöntemdir ve özellikle uygun hastalarda erken evre tedavi seçenekleri arasında yer alır. Robotik cerrahi, uygun hastalarda daha küçük kesilerle cerrahi uygulanmasına ve iyileşme sürecinin daha konforlu ilerlemesine katkı sağlayabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· <strong>Radyoterapi:</strong> Harici ışın tedavisi veya brakiterapi olarak adlandırılan içten radyasyon uygulamasıyla tümörün kontrol altına alınması hedeflenebilir.</p>

<p>· <strong>Hormon tedavisi:</strong> Testosteronun etkisini azaltarak prostat kanseri hücrelerinin büyümesini baskılamayı amaçlar. Özellikle ileri evre veya hormon duyarlı hastalıklarda tedavi planının önemli bir parçası olabilir.</p>

<p>· <strong>Kemoterapi ve hedefe yönelik tedaviler:</strong> Metastatik veya tedaviye dirençli hastalıklarda kemoterapi, yeni nesil hormonal tedaviler ve uygun hastalarda hedefe yönelik ilaçlar tedavi seçenekleri arasında değerlendirilebilir.</p>

<p>Sonuç olarak prostat kanseri, erken evrede saptandığında başarılı şekilde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Bu nedenle özellikle risk grubundaki erkeklerin herhangi bir şikayet ortaya çıkmasını beklemeden yaş ve kişisel risk durumlarına uygun kontrollerini yaptırması büyük önem taşır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1789708570-prof-dr-erdal-kukul-1280-1024.jpg" type="image/jpeg" length="15452"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Alzheımer riskini azaltmada 10 etkili önlem!]]></title>
      <link>https://www.kocaelioncu.com/alzheimer-riskini-azaltmada-10-etkili-onlem</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.kocaelioncu.com/alzheimer-riskini-azaltmada-10-etkili-onlem" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor.</p>

<p><strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,</strong> Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, <strong>“Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir.</strong> Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir<strong>”</strong> diyor.</p>

<p>Prof. Dr. Tuncer, <strong>21 Eylül Dünya Alzheimer Günü</strong> kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p>Beyin hücrelerinin ilerleyici bir şekilde hasar görmesi ve kaybedilmesiyle ortaya çıkan Alzheimer hastalığı sadece hastanın değil, ailesinin ve yakın çevresinin de yaşamını derinden etkiliyor. Sinsice başlayıp ilerleyen hastalıkta ilk belirtiler genellikle yakın zamanda yaşanan olayların unutulması, aynı soruların tekrar tekrar sorulması veya tanıdık kelimelerin hatırlanamaması şeklinde kendini gösteriyor.</p>

<p><strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer</strong>, ilerleyen evrelerde bireyin planlama becerisinin zayıfladığını, zaman ve mekan algısının bozulduğunu, kişilik değişiklikleri ortaya çıktığını ve sonuçta en temel günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini belirterek “Alzheimer hastalığı bireysel olduğu kadar ailevi ve toplumsal bir sağlık sorunudur; hastalığın ilerleyici doğası hastaların giderek bağımsızlığını yitirmesine, bakım verenlerin ise ciddi fiziksel, psikolojik ve ekonomik yüklerle karşılaşmasına neden olmaktadır” diyor.</p>

<p><strong>Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan etkenler!</strong></p>

<p>Alzheimer’in ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce oluşmaya başladığını belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer “Dolayısıyla 70'li yaşlarda bellek yakınması yaşayan bir bireyde süreç aslında 50'li yaşlarda başlamış olabilir. Bu durum, sağlıkla ilgili orta yaşta alınan kararların, yaşlılıkta beyin sağlığını doğrudan belirlediğini göstermektedir” diyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Tuncer, Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan başlıca yaşam alışkanlıkları ve risk faktörlerini şöyle sıralıyor:</strong></p>

<p>Düzenli egzersiz yapmamak, kontrolsüz tansiyon, yüksek kolesterol ve tedavi edilmeyen hipertansiyon, tedavi edilmeyen işitme kaybı, diyabet ve insülin direnci, obezite, sigara, alkol kullanımı, sosyal izolasyon ve yalnızlık, yetersiz ve kalitesiz uyku, sağlıksız beslenme, işlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenme, depresyon, kafa travması öyküsü, hava kirliliğine maruz kalma.”</p>

<p><strong>Alzheimer riskini azaltmak mümkün! İşte, 10 etkili önlem!</strong></p>

<p><strong>Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer riskini azaltan 10 etkili önlemi şöyle açıklıyor:</strong></p>

<p>· <strong>Düzenli egzersiz</strong></p>

<p>Düzenli egzersiz, beyin sağlığını korumada önemli bir rol oynamaktadır. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta egzersiz (tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet) beynin bellek merkezi olan hipokampusun hacmini artırmakta ve yeni sinir bağlantılarının oluşmasını desteklemektedir. Bilimsel çalışmalar, fiziksel aktivite ve düzenli egzersizin bilişsel gerileme ve Alzheimer riskinin azaltılmasına önemli katkılar sağladığını göstermektedir.</p>

<p>· <strong>Sağlıklı ve dengeli beslenme</strong></p>

<p>Sağlıklı beslenme kapsamında özellikle Akdeniz tipi beslenme (bol sebze-meyve, zeytinyağı, balık, kuruyemiş, tam tahıllar) beyin ve damar sağlığını desteklemektedir. Haftada en az iki kez balık tüketimi omega-3 yağ asitleri sayesinde beyin hücrelerini korumaktadır. İşlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenmeden uzak durmak gerekir.</p>

<p>· <strong>Kaliteli ve yeterli uyku</strong></p>

<p>Kaliteli ve yeterli uyku hastalığı önlemede büyük önem taşımaktadır. Her gece 7-8 saat kesintisiz uyku, beynin gün içinde biriken zararlı proteinleri temizlemesini sağlayan glimfatik sistemin etkin çalışması için zorunludur. Uyku apnesi mutlaka değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir.</p>

<p>· <strong>Beyni aktif tutmak ve yaşam boyu öğrenmek</strong></p>

<p>Bilişsel aktivite kapsamında yaşam boyu öğrenme, okuma, yeni beceriler edinme, dil öğrenme ve enstrüman çalma gibi aktiviteler beynin ‘bilişsel rezervini’ güçlendirmektedir. Bilimsel çalışmalar, iki dil konuşan bireylerde Alzheimer belirtilerinin 4-5 yıl daha geç ortaya çıktığını göstermiştir.</p>

<p>· <strong>Sosyal bağları güçlü tutmak</strong></p>

<p>Aile ve arkadaşlarla düzenli iletişim kurmak, sosyal ve toplumsal etkinliklere katılmak, sosyal yaşamın içinde olmak ve gönüllülük çalışmaları beyin sağlığını desteklemektedir. Sosyal izolasyon ve düşük sosyal bağlantı, bilişsel gerileme ve Alzheimer açısından değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle sosyal yaşamdan kopmamak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik bütüncül yaklaşımın önemli bir parçasıdır.</p>

<p>· <strong>Tansiyon, kolesterol ve kan şekerini kontrol altında tutmak</strong></p>

<p>Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve yüksek kan şekeri gibi kardiyometabolik risklerin kontrol altında tutulması hem damar hem de beyin sağlığı açısından önem taşımaktadır. Hipertansiyon, diyabet ve yüksek kolesterolün düzenli takip edilmesi, ilerleyen yıllarda bilişsel gerileme ve Alzheimer hastalığı açısından son derece önemlidir.</p>

<p>· <strong>Sağlıklı kiloyu korumak</strong></p>

<p>Fazla kilo ve obezite ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlık açısından önem taşıyan, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sağlıklı kilonun korunması; tansiyon, kan şekeri ve kolesterol gibi Alzheimer hastalığı açısından önem taşıyan diğer risk faktörlerinin de kontrolüne katkı sağlamaktadır.</p>

<p>· <strong>Sigara ve alkolden uzak durmak</strong></p>

<p>Sigara ve alkol kullanımı beyin sağlığını olumsuz etkileyebilen, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sigara ve alkolden uzak durmak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik önemli adımlardandır.</p>

<p>· <strong>İşitme kaybını ihmal etmemek</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İşitme kaybının fark edilmesi halinde gecikmeden değerlendirilmesi ve uygun durumlarda işitme cihazı gibi desteklerin kullanılması riski azaltmak açısından önemlidir.</p>

<p>· <strong>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti azaltmak</strong></p>

<p>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti mümkün olduğunca azaltmak Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere, ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlığı etkileyebilecek risklerin azaltılmasına yönelik koruyucu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>Erken tanı ve tedavide yeni dönem!</strong></p>

<p>Alzheimer hastalığında erken tanının, tedavinin başarısı için kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Neşe Tuncer “Erken tanı alanında son yıllarda çığır açan gelişmeler yaşanmıştır. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Alzheimer hastalığı tanısına yardımcı olan ilk kan testini onaylamıştır.</p>

<p>Bu test, kanda beyindeki Alzheimer proteinlerini yüksek doğrulukla tespit edebilmektedir. Erken tanı ve hastalığın biyolojik özelliklerinin daha erken dönemde ortaya konulabilmesi, uygun hastalarda tedavi seçeneklerinin zamanında değerlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle biyobelirteçler ve hastalık seyrini yavaşlatmaya yönelik yeni tedaviler de, Alzheimer ile mücadelede umut veren gelişmeler arasında yer almaktadır” diyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>SAĞLIK</category>
      <guid>https://www.kocaelioncu.com/alzheimer-riskini-azaltmada-10-etkili-onlem</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 11:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://kocaelioncucom.teimg.com/crop/1280x720/kocaelioncu-com/uploads/2026/09/1789711403-prof-dr-ne-e-tuncer-1280-960.jpg" type="image/jpeg" length="21649"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
