Savaşlar siyasi amaçlara giden yolda birer araçlardır.
Önceden belirlenen hedeflere ulaşmak için düşman olarak belirlenen güçlerin teslim olmasını zorlamaya dönük başvurulan yöntemlerden biridir.
Savaşın bitirilmesi de kuşkusuz siyasetin karar vereceği bir konudur.
Bu görüşü en güçlü şekilde ortaya koyan Prusyalı bir general ve askeri teorisyen olan Carl von Clausewitz’dir.
Devletlerarasındaki egemenlik mücadeleleri devam ettiği sürece siyaset, savaşı bir seçenek olarak her zaman görecektir.
Bugünde bizim yaşadığımız coğrafya da derinden hissedilen üstü örtülü bir dünya savaşıyla karşı karşıyayız.
Bu savaşın bir enstrümanı olarak terör kullanılıyor. 
Bu yeni trend savaşı anlamak için siyasi hedeflerini anlamamız gerekir.
ABD Başkanı Donald Trump’ı ve Alman Başbakanı Angela Merkel’i tek ortak noktada buluşturan “ Radikal İslami Terörizm” söylemi bu yeni savaşın siyaset dili olarak karşımıza çıkıyor.
Acaba uzun zamandır başlatılan bu savaşın hedefi terörizmle mücadele mi?
Yoksa bu coğrafyada yapacakları operasyonlara gerekçe oluşturmak için uluslararası kamuoyuna karşı yapılan bir algı operasyonu mu?
Bu iki büyük devletin liderlerinin diliyle “ Radikal İslami Terörizm ’in” İslam Coğrafyasında yapılan operasyonlar için siyasetin emrine nasıl girdiğine bir bakalım. 
ABD’nin etkili istihbarat ve analiz yapan düşünce kuruluşlarından STRATFOR’un kurucularından biri olan George Frıedman: “ El Kaide, Afgan Savaşının sonunda doğdu. Binlerce genç, kendi hükümetlerinin ve Amerikalıların kışkırtması ve desteği ile Ruslarla savaşmak için Afganistan’a gönderildi Bunların çoğu ya öldürüldüler ya da yaralandılar. Bu savaştan sağ olarak kurtulanlar kendi ülkelerine bile dönemediler “ diyor.
Çünkü başka bir operasyon için kullanılacaklardı.
Ruslara karşı kullandıkları zaman “mücahit” olarak adlandırılan kişiler bir anda “Radikal İslami Teröristler “ olarak ortaya çıkarıldı.
Bu gün hala bir muamma olarak ortada duran 11 Eylül’de Amerika’da Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı ile” El Kaide “ adıyla bütün dünyaya duyurulmuş oldu.
Aslında 11 Eylül 2001 sabahı ABD’nin siyasi, askeri ve ticari merkezlerine eş zamanlı bir saldırı gerçekleşti.
Ama hepimizin aklında Dünya Ticaret Merkezine yapılmış bir saldırı olarak kaldı. 
Çünkü Siyaset Merkezlerine saldıracak olan uçak, hedefine varmadan bugün hepimizin ismini her gün duyduğumuz Pennsylvania’da düşürüldü. 
Askeri hedeflere yapılan saldırı önemli bir etki oluşturmadı.
Ama finans piyasasına yapılan saldırı bence tamda amaçlanan etki ve ses getirdi.
Bu terör eylemi aslında bugün daha net olarak gördüğümüz küresel sermaye ve ittifak ettiği güçlere (finans kurumları) karşı açılacak bir savaşın işaretiydi.
Küresel sermayenin ittifak ettiği güçler, (AB ve Çin) ekonomik olarak ABD ‘ye rakip olacak büyüklükte ekonomilerdi.
Ancak bu devletler ekonomik olarak gelişmelerini sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaçları vardı.
Bu ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü İslam Coğrafyası diye adlandırdığımız Ortadoğu bölgesinden tedarik ediyorlardı.
ABD’nin bu bölgeye yerleşmesinin alt yapısını “Radikal İslami Teröristler” diye adlandırdığı kendi yanaşmaları hazırlıyor.
Bunların adı bazen El Kaide, bazen DEAŞ, bazen Boko Haram oluyor.
Biri Afganistan’da, biri Suriye ve Irak’ta diğeri Nijerya’da ortaya çıkıyor.
Siyasetin ve siyasetçilerin Dünyada yaklaşık bir buçuk milyar nüfuslu Müslümanların inançlarını kirli ve kanlı siyasi çıkarlarına nasıl alet ettiğini nefretle izliyoruz.
Kendi yanaşmaları eliyle ülkeler parçalanıyor, ocaklar yakılıp yıkılıyor, yuvalar dağılıyor.
Bazı ülkelerde siyaseti yeniden dizayn etmenin altyapıları bu algı operasyonları ile hazırlanıyor.
Siyasetin, İslam Coğrafyasında başlattığı bu savaşa, akıllı bir siyasetle son verilebilir.  

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner51

banner34

banner38

banner57

banner33

banner37