Yazarlar

Asgari ücret

Asgari ücret açıklandı ve eğer Cumhurbaşkanlığınca refah payı veya başka bir ilave yapılmazsa net olarak 28.075.50 TL, brüt olarak 33.030 TL, işverene maliyeti ise % 15 işveren SGK primi ve % 2 işsizlik sigortası primi ile toplam 38.892.-Tl olarak uygulanacak.

Bazı işverenler için maliyeti yüksek gibi görünse de çalışanlar açısından bakıldığında uygulanacak olan asgarî ücretin, bırakınız insanca yaşamayı, en temel fizyolojik ihtiyaçları karşılamaktan dahi uzak olacağı görülecektir.

Çünkü Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge biriminin Aralık 2025 açlık-yoksulluk sınırı araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin dengeli ve sağlıklı beslenmesi için yapması gereken aylık harcama 30 bin 655 lira, yoksulluk sınırı ise gıda dışındaki harcamalardaki artışlarla birlikte 94 bin 913 liraya ulaşmış bulunuyor.

Belirlenen asgari ücret düzeyi yaşam maliyetlerinin çok gerisinde, hem yoksulluk sınırının hem de açlık sınırın altında kalmış bulunmaktadır. Bazı siyasi partilerin daha yüksek asgari ücret beklentileri ve Zafer Partisinin en az 45.000.- TL asgari ücret önerisi dikkate alınmamıştır.

Oysa yüksek enflasyona rağmen kısa bir süre açlık sınırın üzerinde, evli ve asgari ücretle çalışan bir çift için ise en azından yoksulluk sınırına yakın bir yaşamı garanti edecek bu rakam, oldukça makul görülmekteydi.

Bu durumda, hükümetin yön verdiği ücret politikasının ekonomik bir araç olmaktan çıkıp, yapısal bir yoksullaştırma mekanizmasına dönüştüğü görülmektedir.

Asgarî ücretin bu düzeye sıkışması, çalışanları yoksulluktan kurtarmak bir yana, açlığa mahkûm etmektedir. Zira günümüzde tam zamanlı çalışan milyonlarca emekçi, ücretine rağmen yoksul kalmakta; barınma, beslenme ve sağlık gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hâle gelmektedir. Bu tablo, modern bir ekonomide kabul edilebilir değildir ve sosyal devlet ilkesiyle açık bir çelişki ortaya koymaktadır.

Bu sonucun ortaya çıkmasında elbette önemli nedenlerden birisi, asgari ücretin belirlenme sürecinde açlık ve yoksulluk sınırlarının dikkate alınmaması hatta fiilen yok sayılmasıdır. Ayrıca ücret artışları, bilimsel verilere ve hane halkı geçim gerçeklerine değil; maliyet baskıları ve kısa vadeli ekonomik tercihlere endekslenmektedir. Böylece ücret politikası, emeği koruyan bir mekanizma olmaktan çıkarak, emeği disipline eden bir baskı aracı haline gelmektedir.

Asgarî ücretin düşük tutulmasının istihdamı koruduğu iddiası ise, mevcut koşullarda ideolojik bir savdan öteye geçmemektedir. Kaldı ki açlık sınırının altındaki ücretler iç talebi bastırmakta, kayıt dışılığı artırmakta ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmektedir. Üretimin yükü emeğin omuzlarına bindirirken, refahın paylaşımı sistematik biçimde ertelemektedir.

Sonuç itibarıyla, bugün Türkiye’de asgarî ücret, bir “geçim ücreti” değil; yoksulluğun resmî ücret tarifesi hâline gelmiştir. Açlık sınırının altında belirlenen bir ücretin ekonomik rasyonaliteyle ya da sosyal adaletle açıklanması mümkün değildir.

Bu tablo, önce ülkenin İnsan Kaynakları Politikasının sonra da ücret politikasının acilen ve köklü biçimde yeniden ele alınmasını gerektirmekte; aynı zamanda devletin sosyal sorumluluk anlayışını da sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.