ATEŞKES: Kim kazandı, kim kaybetti?

28 Şubat’ta başlayan ve haftalar içinde bölgesel bir yangına dönüşen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, bugün ilan edilen 15 günlük ateşkesle durduruldu. Her iki taraf da zafer naraları attığına göre savaş (şimdilik) sona ermiş gibi görünüyor. Ama gerçekte bu bir son değil; sadece soluklanma arasıdır.

Çünkü bu savaş cephede olmasa da jeopolitik dengede devam edecek gibi görünüyor. Buna rağmen 40 günlük çatışmanın sonunda sorulması gereken şudur: Kim ne kazandı, Kim ne kaybetti? Cevap biraz karmaşık: Hiç kimse kazanmadı. Herkes de kaybetmedi.

ABD ve İsrail, İran’ın altyapısını vurdu. Hava üstünlüğünü ortaya koydu. İran’a ‘havadan ulaşabiliriz’ mesajını verdi. Ancak karadan operasyon teşebbüsleri ise sonuçsuz kaldı. Trump, İran’a karadan taarruz başlatmak üzere kendince Kürtleri (PKK başta KCK’ya bağlı PYD/YPG ve PJAK’ı kastediyor) silahlandırdığını söylese de terör örgütü de İran’a girmeyi göze alamadı.

Sonuç olarak hava harekatı nedeniyle taktik bir başarıdan söz edilebilse bile sonuç alıcı bir başarı elde edilemedi. Öte yandan ABD yönetimi ve başkan Donald Trump hem iç cephede hem de dünya çapında büyük (ama bizce de oldukça haklı) eleştirilere maruz kaldı. İsrail yönetiminin de soykırımcı eğilimleri bir kez daha görüldü.

Kaldı ki İran askeri ve ekonomik olarak büyük yara almasına rağmen rejimini korudu. Ülke parçalanmadı. İran halkı çökmedi; tam aksine birlik ve bütünlük örneği sergiledi. Ülke dışında olan hatta rejime muhalif olan birçok İran yurttaşı, bu kötü günlerde ülkesine dönmeyi tercih etti.

İran Komünist Partisi rejime karşı olmasına rağmen ülkenin kurtuluşu için mollalarla yan yana savaşacaklarını duyurdu. Dini lider Ali Hamaney’in üç oğlunun olduğu, bunların hiçbirinin evi olmadığı, kirada oturdukları anlatıları, halk üzerinde ‘yönetimin dürüstlüğü’ algısını güçlendirip, bütünleşmeyi kolaylaştırdı.

En küçük oğul Mücteba’nın saldırıda bütün ailesini kaybetmesine rağmen 3 gün yas tuttuktan sonra görevi devraldığını biliyoruz. Dolayısıyla İran halkının, rejime karşı olsalar da düşman karşısında gösterdikleri ulusal dayanışma daha şimdiden efsanevi bir boyuta ulaştı.

Üstelik İran’ın füze kapasitesi hala güçlü. İran ateşkesi müzakere masasına evirebildi. Bölgesel ağırlığı da devam eden İran için, karşısındaki güce kıyasla, bir başarısızlıktan söz etmek mümkün değil.

Bu çatışma ortamında bizim gibi petrol bağımlısı ülkeler zarar görmesine rağmen, en çok kaybedenler bölge halkları ve kırılgan devletler oldu. Özellikle Irak, Suriye ve Lübnan, zaten zayıf olan devlet yapılarıyla bu savaşın artçı sarsıntılarını taşıyacak gibi görünüyor.

Türkiye’ye gelince; Türkiye bu savaşta en doğru olanı yaptı. Bütün kışkırtma çabalarına karşın savaşa girmedi. Kaldı ki komşumuz olan ve yarısına yakın nüfusu Türk soylu olan bir ülkeye savaş açmak halkımızın da asla tasvip etmeyeceği bir karar olurdu. T

ürkiye geçmişte diğer Arap ülkelerinde ve en son olarak Suriye’de yürütülen yanlış politikayı tekrarlamayarak, açık bir başarı elde etti. Üstelik halen ülkemizin başına bela olan Suriye kaynaklı Geçici Sığınmacı Krizi, gerek İranlıların dayanışması ve gerekse sınır birliklerimizin aldığı önlemler nedeniyle bu kez yaşanmadı.

Türkiye’nin bu doğru tutumu ülkeyi yangına bulaşmaktan koruyarak, askeri risklerden kaçınma, arabuluculuk kanallarını açık tutma ve tabi enerji krizini yönetebilme avantajları sağladı. Kazanç üretmese de çok büyük kayıplar yaşanmasını engelledi.

Ancak bundan sonra Türkiye’nin sorumluluğu daha da arttı. Türkiye için bundan sonrası, 2010’dan itibaren başlayan Arap Baharı sürecinde ve BOP projesi paralelinde yaptığı hataları yapmadan, yeni jeopolitiği fırsata çevirme zamanıdır.

Zira bu savaşın en kritik sonucu askeri değil, deniz jeopolitiğindedir. Zira Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimalinin dünya ekonomisi için büyük bir tehdit olduğu görüldü. Dolayısıyla enerji bağımlısı ülkeler şunu öğrendi: Enerji sadece petrol, gaz değildir. Enerji, güvenli rota demektir.

İşte Türkiye için fırsat kapıları burada açılmaktadır. Bu aşamada Mavi Vatan artık sadece bir doktrin değil; jeopolitik zorunluluk haline gelebilir. Çünkü Hürmüz kırılgandır, Kızıldeniz de risklidir. Bu durumda Türkiye enerji naklinde en güvenli seçenek haline gelebilir.

Bu da Türkiye’ye Enerji koridoru olma, stratejik geçiş merkezi olma ve tabi deniz güvenliğini sağlama fırsatları ve üstünlükleri verebilir. Ayrıca Yunanistan ile Ege’deki deniz yetki alanı tartışmaları da bu yeni tabloda daha da ön plana çıkabilir.

Kritik soru şudur: Türkiye bu fırsat ve üstünlükleri kullanacak mıdır, yoksa Ege’de, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta olduğu gibi reaktif bir politika mı izleyecektir? Bizim düşüncemiz ve önerimiz; Öncelikle Türkiye, bu savaştan ders çıkarıp, hava savunma ve deniz gücü başta olmak üzere kuvvet yapısını güçlendirmelidir.

İkinci olarak dış politikada daha proaktif politika izlemesi, diplomatik baskı gücünü, enerji merkezine dönüşme fırsatını ve deniz yetki alanları tezlerini etkin kullanması gerekmektedir. Zira fırsat, kullanılırsa kazançtır. Kullanılmazsa sadece jeopolitik hayal olarak kalır.

Önümüzdeki hafta bölgesel savaşın PKK terörü üzerine etkisi incelenecektir..