Geçim değil gelecek krizi

Yoksullaşma ülkemizin yüzleşmek zorunda kaldığı en güncel sorundur ama en büyük sorun değildir.

Çünkü yoksullaşma, doğru politikalarla zaman içinde tersine çevrilebilir. Enflasyon düşer, üretim artar, istihdam çoğalır, hane halkının geliri yükselir. Devletler kararlı bir politika ile ekonomik krizlerden çıkabilir. Ama tehlike, insanların geleceğe olan inancını kaybetmesidir.

Gerçekten de bugün Türkiye'de konuşulan sadece hayat pahalılığı değildir. Marketteki etiketler, kira miktarı, elektrik faturaları ya da emekli maaşları elbette insanların günlük hayatını doğrudan etkiliyor. Ancak bütün bunların arkasında daha sessiz, daha derin ve daha ağır ilerleyen başka bir kriz var: Gelecek krizi...

Artık insanlar yalnızca "Bu ayı nasıl çıkarırım?" diye düşünmüyor. "Dört yıl sonra nerede olacağım?" "Çocuğum benden daha iyi yaşayabilecek mi?" "Bu ülkede çalışmanın, üretmenin, okumanın karşılığı var mı?" sorularını soruyor.

Bir ülkede gençler diplomalarını bavullarına koyup başka ülkelere gitmenin yollarını arıyorsa; Anne babalar çocuklarının geleceğini kendi ülkelerinde değil, yabancı ülkelerde hayal ediyorsa; Emekliler ömürlerinin sonbaharında dinlenmeyi değil, yeniden iş aramayı konuşuyorsa; Esnaf sabah iş yerini umutla değil, endişeyle açıyorsa; Sorun yalnızca geçim değildir. Sorun, geleceğin belirsizleşmesidir.

Çünkü insan sadece ekmekle yaşamaz. İnsan, umutla yaşar. Umut ise güven ister: Hukuka güven, adalete güven, eğitime güven, ekonomiye güven, devlete güven...

İnsanlar yarınlarının bugünden daha iyi olabileceğine inanmadıklarında tasarruf etmez, yatırım yapmaz, üretmez, evlenmez, çocuk yapmaz, hayal kurmaz. Yani toplum yavaş yavaş içine kapanır.

Oysa güçlü devletler yalnızca yollar, köprüler, havaalanları yaparak büyümez. En büyük yatırım, insanların geleceğe güven duymasını sağlamaktır.

Bir ülkede liyakat varsa genç çalışır. Adalet varsa sermayedar yatırım yapar. Kurallar herkese eşit uygulanıyorsa girişimci risk alır. Devlet öngörülebilir ise insanlar yarınlarını planlayabilir. Bütün bunların olmadığı yerde ise ekonomik göstergeler düzelmiş görünse bile toplum huzur bulamaz. Çünkü güven kaybolduğunda yalnızca para değil; zaman da değerini kaybeder.

Bugün Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey sadece daha yüksek ücretler değildir. Elbette çalışan insanca yaşayabileceği bir gelir elde etmelidir. Emekli, yıllarca verdiği emeğin karşılığını onuruyla alabilmelidir. Genç, ailesine yük olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmelidir. Ancak bunların tamamını kalıcı hale getirecek olan, geleceğe duyulan güveni yeniden tesis etmektir.

İnsanlar çocuklarına "Oku, çalış, başar; emeğinin karşılığını alacaksın." diyebilmelidir. Hiç kimse hakkını aradığı için korkmamalıdır. Hiç kimse torpilin, kayırmacılığın ve belirsizliğin kader olduğuna inanmamalıdır. Çünkü umut, ekonomik paketlerle değil; adaletle, liyakatle, hukukla ve güven veren kurumlarla büyür. Bir ülke, vatandaşlarının hayallerini kendi sınırları içinde tutabildiği sürece güçlüdür.

En büyük sermaye, doğal kaynaklar değildir. En büyük sermaye, geleceğine inanan insanlardır. Geçim sıkıntısı elbette insanı yorar. Ama insanı ve toplumu asıl yoran, toplumsal motivasyonu sıfırlayan, kültürel çöküşü hızlandıran, suç oranlarını arttıran, toplumu çaresizliğe ve çözülmeye götüren gelecekten umudunu kaybetmektir. Bu nedenle hükümet edenlerin asıl yönetmesi gereken geçim krizi değil, gelecek krizidir.