Yazarlar

Yoksulluğa alışmak

Eskiden yoksulluk sıra dışıydı. Yoksul insanlar elbette vardı; ancak yoksulluk, toplumun kolayca kabulleneceği sıradan bir hayat biçimi değildi. Devletin temel sorumluluklarından biri de yoksulluğu azaltmak, insanların insanca yaşayabileceği koşulları oluşturmaktı.

Şimdi ise başka bir tehlikeyle karşı karşıyayız: Yoksulluğun sıradanlaşması.

Çünkü insan, başına gelen pek çok şeye alışabiliyor. Soğuğa, sıcağa, acıya… Ama bir toplumun yoksulluğa alışması, yalnızca ekonomik değil; ahlaki ve vicdani bir aşınmanın da habercisidir.

Bugün pazara gittiğinizde insanların ilk baktığı şey ürünün kalitesi değil, fiyat etiketi. Kasapta “Bir kilo kuşbaşı” yerine “100 gram kıyma” isteyenlerin çoğalması, içinde yaşadığımız gerçeği anlatmaya yetiyor.

En acısı da şu: Bu manzara artık kimseyi şaşırtmıyor. Televizyonlarda açlık sınırı, yoksulluk sınırı, yaşam maliyeti ve enflasyon konuşuluyor. Rakamlar yükseliyor, grafikler değişiyor. Oysa gerçek hayat istatistiklerden ibaret değildir.

Gerçek hayat; maaşı yetmediği için torununa harçlık veremeyen emekli, okul gezisine gidemediği için sessizce ağlayan çocuk, faturasını ödeyebilmek için kendi ihtiyaçlarını erteleyen yaşlı kadın, diplomasını çekmecede bırakıp iş arayan gençtir.

Yoksulluk sadece sofradaki ekmeğin azalması değil, insanın hayallerinin küçülmesidir.

Bir zamanlar ev sahibi olmayı düşleyen gençlerin bugün kirayı ödeyebilmeyi başarı saymasıdır. Yıllarca çalıştıktan sonra huzurlu bir emeklilik hayal eden insanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmasıdır.

Yoksulluk kalıcı hale geldiğinde insanlar önce beklentilerini düşürür, sonra hayallerinden vazgeçer, ardından itiraz etmeyi bırakır. Sonunda yaşadıklarını kader sanmaya başlayabilir.

Bir millet için en büyük kayıp, cebindeki paranın eksilmesi değildir. En büyük kayıp, umutlarının eksilmesidir.

Elbette ekonomik sorunlar çözülebilir. Üretim ve istihdam artırılabilir, gelir dağılımı iyileştirilebilir, kamu kaynakları daha etkin kullanılabilir. Kayıp yıllar doğru politikalarla telafi edilebilir.

Ancak ekonomik sorunlar uzun yıllar boyunca çözülemiyor ve en temel ihtiyaçlara kadar yayılıyorsa, bunun nedenlerini sorgulamak gerekir. Burada yalnızca ekonomik koşulları değil; yönetim anlayışını, kamu kaynaklarının kullanımını, harcamaların verimliliğini ve hesap verebilirliği de tartışmalıyız.

Devletin görevi fabrikalar, yollar, köprüler ve altyapı yatırımlarını elbette yapmaktır. Ancak bunları doğru planlamak, kamu kaynaklarını verimli kullanmak ve toplumun geleceğine gereksiz yükler bırakmamak da devletin sorumluluğudur.

Öte yandan devletin asıl görevi, insanların başı dik yaşayabileceği bir düzen kurmaktır. Çünkü insan yalnızca karnını doyurarak yaşayamaz. Güvene, adalete, saygıya, geleceğe dair umuda ve kendini gerçekleştirme imkânına ihtiyaç duyar.

Hiçbir anne çocuğuna “Bu ay alamıyoruz.” Demek zorunda kalmamalıdır. Hiçbir baba, yıllarca çalıştıktan sonra evine eli boş dönmenin mahcubiyetini yaşamamalıdır. Hiçbir emekli, ömrünü verdiği ülkesinde temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için başkalarının yardımına muhtaç olmamalıdır. Ve hiçbir çocuk, hayata yoksulluğu normal kabul ederek başlamamalıdır.

Çünkü alışılan yoksulluk, sadece bugünü değil, yarını da fakirleştirir.

Bir toplum yoksulluğu kanıksadığı gün, yalnızca gelirini değil; umutlarını, itiraz gücünü ve dayanışma duygusunu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

İşte bu yüzden en tehlikeli yoksulluk, cebimizdeki değil; zihnimizde ve kalbimizde yer etmeye başlayan yoksulluktur.

Ona alışmamak, onu normalleştirmemek ve insan onurunu her şartta savunmak zorundayız.

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca kasasındaki para değildir.

Asıl zenginlik, vatandaşının başı dik, sofrası bereketli ve yüzü umut dolu yaşayabilmesidir.