Michel de Montaigne denemelerinde çoğunlukla felsefe ve tarih bilgisini kendi gözlem ve deneyimleriyle harmanlayarak anlatmıştır. Belki de denemenin babası sayılmasının asıl nedeni burada saklıdır. Çünkü insan yalnızca bilgiyle ikna olmaz; hissettiği şeylerle dönüşür.

Senelerdir sınava giren çocukları izlediğimde bunu çok daha net görüyorum. Bazı çocuklar konuyu gerçekten biliyor. Yüzlerce soru çözmüş, yanlışa dönmüş, tekrarlarını yapmış… Ama sınav anı geldiğinde eli titriyor, nefesi daralıyor, gözleri sorunun içinde kayboluyor. O anda çocuk bilgiyi kaybetmiyor aslında; bilgiye ulaşamıyor. Çünkü duygu bazen bilginin önüne geçiyor.

Belki de bu yüzden insan yalnızca bilgiyle yazamıyor. Çünkü bilgi aklın içinde duruyor; duygu ise bedenin içinde dolaşıyor. İnsan bedeninde dolaşmayan bir bilgi çoğu zaman okuyucunun içine de ulaşamıyor.

Montaigne bunu çok erken fark etmişti. O, kanıt sıralamadı. Teori kurmadı. Okuyucuya hüküm vermedi. Ölümü anlatırken ölüm bilgisi yanında ölümün insanın içinde oluşturduğu hissi anlattı. Korkuyu anlatırken korkunun bedendeki etkilerine değindi. Çünkü biliyordu ki insan bazen öğrendiğini unutur ama hissettiğini unutmaz.

Sanırım bu yüzden bazı yazılar zihinde kalırken bazıları insanın içine yerleşiyor. Çünkü biri yalnızca bilgi taşıyor, diğeri ise duygu taşıyor.

Bir çocuğun sınav anında yaşadığı kaygıyı düşünelim… Eğer sadece “kaygı başarıyı düşürür” dersek bilgi vermiş oluruz. Ama “çocuk kalemi eline aldığında parmaklarının terlediğini hissediyor, bildiği soruya yabancılaşıyor” dediğimiz anda insanın içine dokunmaya başlarız. İşte o anda yazı yaşamaya başlıyor.
Deneme böyle doğuyor galiba.
Ne yalnızca bilgi oluyor ne de yalnızca duygu…
Bilgi düşünceyi kuruyor, duygu ise ona nefes veriyor. Biri aklı besliyor, diğeri insanı.
Bu yüzden bana göre deneme;
bilginin, duygu ile insanlaşmış hâlidir.

ATEŞKES: Kim kazandı, kim kaybetti?
ATEŞKES: Kim kazandı, kim kaybetti?
İçeriği Görüntüle