Türkiye gündemi oldukça yoğun. Her gün yeni bir gelişmeyle karşılaşıyor, hangi konuyu ele alacağımızı zaman zaman şaşırıyoruz. Son günlerde finansal piyasalar ve fonlarla ilgili yürütülen soruşturmalar devam ediyor. Konunun hukuki boyutu yargı makamlarının değerlendirmesinde. Biz bu hafta, günlük hayatımızı doğrudan ilgilendiren daha güncel bir konuya, enflasyona bakalım.
Ülkemizde yıllardır yüksek seyreden enflasyonun yıllık yüzde 30'un altına gerilemesi olumlu bir gelişme. Ancak oranlar gerilese bile marketteki ürünlerin fiyatları artmaya devam ediyor. Asıl mesele de burada başlıyor: Enflasyon düşerken bunun vatandaşın hayatına ne zaman yansıyacağı ve satın alma gücünün ne zaman güçleneceği oldukça önemli.
Çünkü enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar yalnızca daha yavaş artıyor. Geçmiş yıllarda yükselen fiyatlar ise yerinde duruyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği ekonomik tablo ile enflasyon rakamları arasında bir fark oluşabiliyor.
Market alışverişinde, faturada, eğitim giderlerinde, akaryakıt harcamalarında ve kirada vatandaşın baktığı şey TÜFE tablosu değil; ay sonunda cebinde kalan para. İşte bu nedenle Türkiye ekonomisinin bundan sonraki temel sınavı da burada.
Peki, ne yapılmalı? Enflasyonla mücadelede kalıcı başarı elbette öncelikli hedef olmalı. Fakat yüksek enflasyon döneminde aşınan satın alma gücünün de yeniden güçlendirilmesi gerekiyor. Bu amaçla ücretleri arttırmanın yanında üretim ve verimlilik hesaplarının yapılması gerekiyor.
Türkiye'nin daha fazla üretmesi kadar, daha yüksek katma değer üreten bir ekonomiye dönüşmesi gerekiyor. Tarımdan sanayiye, enerjiden teknolojiye kadar üretim maliyetlerini düşürecek ve verimliliği artıracak politikalar, fiyat istikrarının da önemli destekçileri olacaktır.
Öte yandan ekonomik tabloyu yalnızca genel enflasyon üzerinden okumak da yeterli değil. Bir ailenin gelirinin büyük bölümünü gıdaya ayırdığı, kira ve diğer harcamalarının bütçeyi zorladığı bir ortamda, enflasyondaki düşüşün refaha dönüşmesi zaman alabilir.
Bu nedenle tarım ve hayvancılık sektörüne özel ilgi gösterilmesi, Türkiye’nin bu alanda yeniden kendi kendine yeter ülke haline getirilmesi, dar ve orta gelirli kesimlerin erişebileceği konut politikalarının geliştirilmesi oldukça önemlidir.
Gıdada üretici ile tüketici arasındaki zincirin daha sağlıklı işlemesi, ulaşımın dışa bağımlı karayolu yerine milli kaynaklarla üretilecek demiryoluna dönüştürülmesi, deniz ulaştırmasının seçenek haline getirilmesi, lojistik ve depolama altyapısının geliştirilmesi de fiyat istikrarına katkı sağlayacaktır.
Ekonomik istikrarın bir başka boyutu da gelir dağılımıdır. Emekliler, asgari ücretliler ve sabit gelirli kesimler açısından satın alma gücünün korunması önem taşıyor. Ancak bunu sürdürülebilir biçimde yapabilmenin yolu, ekonomik büyümeyi ve verimliliği artırmaktan geçiyor.
Vergi sisteminde adaletin güçlendirilmesi, kayıt dışılığın azaltılması ve sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğinin sağlanması da bu bütünün parçaları arasındadır.
Özetle Türkiye'nin önünde düşük enflasyon ile birlikte güçlü üretim, yüksek verimlilik, erişilebilir konut, adil gelir dağılımı ve güçlü satın alma gücünü birlikte sağlayabilmek hedefi olmalıdır.
Çünkü bir ekonomik programın gerçek başarısı, vatandaşın bunu market arabasında, kira ödemesinde, faturasında ve ay sonunda cebinde kalacak parada hissedebilmesidir. Enflasyonun düşmesi elbette önemlidir; ancak daha da önemlisi bu düşüşü vatandaşın günlük yaşantısına yansıtabilmek ve halkın refahına dönüştürebilmektir.




