Bugün piyasada koli bandı olarak satılan bantları biz “Saddam bandı” diye öğrenmiş bir nesildik.
Televizyonda çalan sirenlerin ne anlama geldiğini anlamaya çalışırdık.
Okullarda gaz maskesi talimi yapılırdı.
Radyasyondan hamam böceklerinin etkilenmeyeceği masallarını o yıllarda duyduk.
Halepçe katliamı henüz hafızalardan silinmemişti.
Kimyasal silah ihtimali bile çocuk zihnimde derin bir korku üretmeye yetiyordu.
Savaş, bizim kuşağın çocukluğuna siren sesi olarak kazındı.
Bugün dünya yine benzer bir eşikte.
Rusya–Ukrayna.
İsrail–Filistin.
Sudan.
Suriye.
Azerbaycan–Ermenistan.
Ve son olarak İran…
Haritalar değişiyor, ittifaklar kayıyor, sınırlar geriliyor.
Ama değişmeyen bir şey var:
Savaşın insanı yıkan yüzü.
Savaşın ahlakı var mı?
Savunmasız canlıların öldüğü her eylem, adına ne denirse densin kötüdür.
Bu mesele mahalle kavgasına indirgenemez.
“Bizim taraf” ya da “karşı taraf” meselesi değildir.
Savaşın adabı yoktur.
Ahlakı yoktur.
Sınırı yoktur.
Her savaş, geride travma bırakır.
Her savaş, bir neslin hafızasına korku olarak yazılır.
Ama savaş sadece yıkım mıdır?
Savaş aynı zamanda devasa bir ekonomik organizasyondur.
Savunma harcamaları artar.
Silah üretimi büyür.
Enerji fiyatları yükselir.
Finans piyasaları dalgalanır.
Kimi şirketler büyür.
Kimi ülkelerin bütçeleri genişler.
Bu durum şu soruyu doğurur:
Savaş sadece ideolojik midir,
yoksa ekonomik bir mekanizmanın parçası mıdır?
2005 yapımı Lord of War filminde, Nicolas Cage’in canlandırdığı karakterin söylediği bir replik vardır:
“Dünyada 550 milyon ateşli silah bulunmaktadır. Bu da her 12 kişiden birinin silahlı olduğunu gösterir. Tek soru: Geri kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?”
Bu cümle, savaşın sadece bir çatışma değil;
aynı zamanda bir pazar olduğunu gösterir.
Silah üretimi bir endüstridir.
Enerji akışı bir stratejik araçtır.
Jeopolitik risk, finansal bir fiyatlama unsurudur.
Savaşın çirkinliği insan hayatında,
ekonomik karşılığı ise bilanço kalemlerinde görünür.
Savaş ekonomiyi kurtarır mı?
Tarih boyunca bazı ülkeler savaş dönemlerinde büyümüştür.
Sanayi üretimi artmış, işsizlik düşmüş, devlet harcamaları genişlemiştir.
Ancak bu büyüme sürdürülebilir refah değildir.
Savaş, ekonomiyi kalıcı olarak güçlendirmez.
Sorunları erteler, maliyeti geleceğe taşır.
Enflasyon artar.
Borç büyür.
Gelir dağılımı bozulur.
Ve savaşın faturası, çoğu zaman savaşı başlatanlara değil;
sıradan insanlara çıkar.
Asıl soru
Bugün İran ekseninde ya da dünyanın başka bir yerinde yaşanan her gerilim bize şunu hatırlatmalı:
Savaşın kazananı yoktur.
Silah satışı artabilir.
Enerji fiyatı yükselebilir.
Bazı bilançolar şişebilir.
Ama kaybolan hayatların,
yıkılan şehirlerin,
travmaya dönüşen çocuklukların telafisi yoktur.
Hiçbir ekonomik büyüme,
bir çocuğun korkusunu telafi edemez.
Biz siren sesleriyle büyüdük.
Bugünün çocukları da büyüyor.
Ama insanlık hâlâ aynı sorunun etrafında dönüyor:
Gücü paylaşmayı öğrenmeden,
barışı kalıcı kılmak mümkün mü?
Çünkü sonunda gerçek şu:
Savaşın galibi olmaz.
Sadece kayıpların muhasebesi yapılır.
Ve bazı kayıpların hesabı, hiçbir bilanço kalemine sığmaz.