[email protected]

Mauna Loa…
Dünyanın en büyük yanardağı. Hacim olarak yeryüzündeki en heybetli ateş dağlarından biri. Hawai Adaları’nda sessizce yükselir. Her zaman patlamaz. Her gün lav kusmaz. Ama herkes onun gücünü bilir. Çünkü büyüklük, her zaman bağırarak kendini ispat etmez.

Mauna Loa’nın ihtişamı, patladığı anlarda değil; sustuğu zamanlarda da hissedilir. O, varlığını ispat etmek için sürekli öfkeye ihtiyaç duymaz. İçindeki ateş, zaten kim olduğunu anlatmaya yeter.

İnsan da böyledir.

Hepimiz içimizde bir mücevherle doğarız. Sahip olduğumuz en değerli şeydir o; varoluşumuz, gerçek benliğimiz, özümüzdür. Çocukken o mücevher parlar. Cesuruzdur, samimiyizdir, içtenizdir. Fakat yaş aldıkça dünya bizi içimize değil, dışarıya bakmaya zorlar. Başkalarının gözünden kendimizi tartmaya başlarız. Alkışa göre sevinir, eleştiriye göre üzülürüz. İşte o zaman içimizdeki mücevherle bağımız zayıflar.

Yitirdiğimiz o özel cevheri yeniden bulmak bazen bir ömür sürer. Oysa onu uzaklarda değil, içimizde aramamız gerekir. Çünkü gerçek güç; makamda, parada, kalabalıkta değil, insanın kendi özünde saklıdır.

Bazen hayat bizi de bir yanardağ gibi sınar. İçimizde bastırdığımız öfke, kırgınlık, hasret birikir. Patladığımızda etrafı yakarız. Oysa mesele patlamak değil; gücünü bilmek ama onu kontrol edebilmektir. Mauna Loa gibi… Herkes onun ne kadar güçlü olduğunu bilir ama o, her gün ortalığı yakmaz.

Bugünün dünyasında insanlar görünmek için bağırıyor. Sosyal medya çağında herkes kendi patlamasını sergiliyor. Oysa asıl değer, sessizce büyüyebilmekte. İçindeki ateşi yıkmak için değil, aydınlatmak için kullanabilmekte.

Bu noktada aklıma Rus edebiyatının büyük ismi Aleksandr Puşkin gelir. O da hayatın sert rüzgârlarıyla savrulmuş bir şairdi. Annesine yazdığı o hüzünlü dizelerde bir çocuğun yalnızlığını görürüz. “Oğlum, bensiz hayatın acı dolu olacak” diyen bir annenin yankısı vardır dizelerinde. Acıyı inkâr etmez; onu şiire dönüştürür.

Bir baloda karşılaştığı Natalya Gonçarova’ya âşık olur. Umutsuzluğa kapılır, uzaklaşır, orduya katılır. Osmanlı topraklarına kadar uzanır ve yolculuğunu kaleme alır. Hayat onu savurur ama o kalemini bırakmaz. Sonunda aşkına kavuşur. Edebiyatına sadık kalır.

Yakın dostu Nikolay Gogol için bir fikir kıvılcımı olur. Hatta “Ölü Canlar”ın ilhamını verdiği söylenir. Fyodor Dostoyevski ise onun için adeta bir peygamber gibi geleceği haber verdiğini söyler. Çünkü Puşkin’in gücü gürültüsünde değil, derinliğindeydi. O da bir Mauna Loa’ydı aslında. Patlamasa da büyüktü.

Bugün bizler de aynı imtihanın içindeyiz. Güçlü görünmek için öfkelenmek zorunda değiliz. Değerli olmak için sürekli kendimizi kanıtlamak zorunda değiliz. İçimizdeki mücevheri parlatmak; kendimizi hatırlamakla başlar.

İnsanın gerçek özgürlüğü, kendi özüne sadık kalabilmesidir. Hayatın inişli çıkışlı yollarında yalnız yürüdüğümüzü sanırız ama eğer mücevherimizi kaybetmemişsek, aslında hiç yalnız değiliz. Çünkü gerçek benliğimiz hep bizimledir.

Mauna Loa gibi olabilmek…
Gücünü bilmek ama onu hoyratça harcamamak.
Derin olmak ama gösterişe kaçmamak.
Yanmak ama yakmamak.

Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı budur.

Tüm Mauna Loa’lara

Saygı ve sevgiyle.